| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
rsevinc

Kayıt: 30 Arl 2007 Mesajlar: 2390 Konum: Kadıköy/İstanbul
|
Tarih: Cum Mar 14, 2008 3:20 am Mesaj konusu: ASLA ÇOK GEÇ DEMEYİN |
|
|
ASLA ÇOK GEÇ DEMEYİN.
Çok geç diye bir zaman yoktur!..
Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra;
"Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım bulabilecek misiniz" dedi..
Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki, yumuşak bir el omzuma dokundu..
Döndüm..
Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek bakıyordu..
"Ben Rose" dedi..
"Benim adım Rose, yakışıklı.. 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim?.
"Güldüm.. "Tabii" dedim..
"Hadi sarıl bana.."
Öyle sımsıkı sarıldı ki" Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye
geldin" diye şaka yaptım..
Minik bir kahkaha ile yanıtladı: "Buraya zengin bir koca bulmaya geldim.
Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım.."
Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık.. Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum. Sömestre boyunca Rose kampüsün gülü oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. iyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını yaşıyordu..
Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu.. Sömestre sonunda, Futbol balosuna davet ettik, Rose'u.. Konuşma yapması için.. Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok.. Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. şaşkın, biraz da utanmış
mikrofona doğru eğildi..
"Ne kadar beceriksizim, değil mi?.. Özür dilerim.. Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye bir duble viski attırdım. Sonucu görüyorsunuz.. şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil.. Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?.." Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı: "Yaşlandığımız için, evlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz.. Evlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır.. Hergün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak.. Bir rüyanız olmalı mutlak.. Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz.
Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok.. Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır.. Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz.. Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır.
Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak bir şeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir. Asla pişman olmayın.. Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü..
Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır.. Pişman olmaktan korktukları için hiçbir şey yapmayanlardır.."
Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara
vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi..
Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü.
Cenaze törenine 2 binden fazla üniversite öğrencisi katıldı.
"Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir törendi bu.. Rose'un
öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:
"Çok geç diye bir zaman yoktur!.."
:!: :?: :!: :idea: :!: :arrow: _________________ "SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
www.barsakforum.com |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1517 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Çrş Ekm 07, 2009 10:45 pm Mesaj konusu: |
|
|
hayat akıp giderken neleri kaçırıyoruz
Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.
Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder..
Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.
Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.
En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.
Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hakim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.
Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı...
Bu gerçek bir hikayedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? İdi...
Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, başka neleri kaçırıyoruz acaba?  _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1517 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Pzr Ekm 18, 2009 10:23 pm Mesaj konusu: |
|
|
Kuzucuk
10 yıllık kasaptı. Çevresindeki hiçbir kasabın onun kadar iyi et satamadığı söylenirdi. Meraklı bir adamdı doğrusu. Satacağı hayvanları büyük bir titizlikle seçer ve yine kendisi keserdi. Şimdiye kadar binlerce hayvan kesmiş olmalıydı. Müşteriyle sohbet ederken; “Benim için hayvan kesmek, karpuz kesmekten daha kolaydır.” derdi.
Kasap, yılların vermiş olduğu bu tecrübeyle koyunları 5 dakika içinde, sığırları ise 20 dakikada kesip parçalar ve canlı bir hayvana bakarak ondan kaç kilo et çıkacağını şıp diye söylerdi.
Fakat, ah şu kuzular yok muydu? Hele son zamanlarda onları kesmeye bir türlü eli varmıyordu. Kuzu eti isteyen müşterilerine; “Bırakın şu hayvancıkları büyüsünler. Başka bir et yeseniz ne olur sanki?” diyordu.
Eski müşterileri, kasabın bu sözüne hiçbir mânâ veremiyordu. Öyle ya, kasap şimdiye kadar kuzu etini dükkânından eksik etmemişti. Hâlbuki kasap, bu sözleri boşuna söylemiyordu. Çünkü kuzu denince, gözlerinin önüne birkaç ay önce doğan yavrusu geliyordu. Kıvırcık saçlı, kara gözlü bir kızdı bu ve kasap onu, belki de ağzı alıştığı için “kuzum” diye seviyordu.
Aradan birkaç ay daha geçti. Kasap bu süre içinde müşterilerinin giderek azaldığını farkediyor ve bunu, kuzu eti satmamasına bağlıyordu. Sonunda dayanamayarak; “Aman yahu, dedi. Benden başka yufka yürekli kalmadı mı? Keserim olur biter.”
Ertesi gün, diğer hayvanlarla birlikte bir tane de kuzu aldı. Önce danayı, sonra koyunu kesti. Bunları parçalarken son derece ağır davranıyor ve kuzunun kısa ömrünü, sözde birkaç dakika daha uzatmış oluyordu.
Sıra kuzuya geldiğinde, önemsiz bir iş yapıyormuş gibi aklına ilk gelen şarkıyı mırıldanmaya başladı. Aslında bunun bir teselli olduğunu gayet iyi biliyordu. Gidip kuzuyu kucakladı ve tek eliyle yere yatırdı. Kuzu, çelimsiz vücuduyla kendisine hiçbir zorluk çıkarmıyordu. Yanındaki bıçağa uzanırken; “Ne yapalım, dedi. Sizin kaderiniz de bu.”
Birden, kuzuyu tuttuğu elinde bir ılıklık hissetti. Acaba diğer hayvanları keserken bıçağı eline mi kaçırmıştı? “Herhâlde önemsizdir.” diyerek eline baktığında donakaldı.
Kuzucuk, kendisini kesmek üzere olan elin küçük parmağını, annesinin memesi zannederek emiyordu...
Cüneyd Süâvi (Hayatın İçinden)
 _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
|
|
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|
|