| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
rsevinc

Kayıt: 30 Arl 2007 Mesajlar: 2390 Konum: Kadıköy/İstanbul
|
Tarih: Pzr May 04, 2008 4:49 pm Mesaj konusu: DUYGUSAL ZEKA |
|
|
DUYGUSAL ZEKA
Eray BECEREN
Daniel Goleman “Duygusal Zeka” adlı kitabıyla yepyeni bir kavram ortaya attı. Uzun zamandır başarılı olmanın derecesi IQ ile ölçülürdü. Yapılan son araştırmalara göre “duygusal zeka” (EQ) insanların kişisel ve mesleki anlamda başarılı olmalarını IQ’ dan çok daha fazla etkilendiğini gösterdi. Duygusal zeka ile insanların ortak duyguları, iletişim becerileri, insanlık anlayışları, incelik, zerafet, kibarlık, nezaket vs. gibi yetenekleri tanımlanmaktadır.
Duygusal zeka, kendimizle ve başkalarıyla olan ilişkilerimizi doğrudan etkiler. Yani duygusal zeka bir taraftan kendi gelişimimizi ve olgunlaşmamızı diğer taraftan da yeteneklerimiz ile diğer insanlarla aramızda olan ilişkileri tanımlar.
Duygusal zeka için özellikle aşağıdaki yetkinlikler belirleyicidir.
Kendini tanımak : Kişinin kendi duygularını, ihtiyaçlarını, hedeflerini tanıması, tercihlerini yapabilmesi ve sahip olduğu şahsi gücünün ve kaynaklarının farkında olması anlamına gelir. Kendini tanımakla insanlar belirli pozisyonlarda nasıl hareket edeceklerini, neye ihtiyaç duyduklarını veya kendilerinde ne gibi değişiklik yapmaları gerektiğini fark ederler.
Kendini yönetmek- Kişinin sahip olduğu duygu ve düşüncelerini kontrol ederek yönlendirmesi. Bu beceri ile duygularımızın esiri olmaktan kurtulup onları yönlendirebiliyoruz. Örneğin: bir olay bizi çok kızdırdığında, kendi kendimizi sakinleştirerek, yanlış bir karar vermekten veya yanlış bir davranışta bulunmaktan kaçınırız.
Motivasyon: İnsanın kendini motive edebilmesi, daima başarma isteğine ve heyecanına sahip olması demektir. Bu yetenek özellikle zorlukların çıkmasında veya işlerin istenilenin dışında gelişmesi durumlarında çok faydalı olur. Kendini motive edebilen insan, zorluklar karşısında yılmadan kendinde devam etme gücünü bulur daha metanetli olurlar.
Empati: kişinin başka insalnların duygularını, ihtiyaçlarını, kaygılarını anlayabilmesi, kendini onların yerine koyabilmesi demektir. Söz konusu olan onlar gibi düşünebilip, davranabilmek , onları oldukları gibi kabullenebilmek ve hal ve hareketlerine saygı göstermektir.
Sosyal Yetkinlik : Sosyal Yetkinlik insanların başkalarıyla ilişki kurabilmesi ve bu ilişkilerin uzun süre geçerliliğini koruyabilmesi becerilerini kapsar. İnsanlar arası iyi ilişkilerin yanı sıra bir takım oluşturabilme, takım ruhunu sağlayabilme ve bu takımı yönetme becerisini gösterme de bu yetkinlik ile olur.
İletişim becerisi: Duygusal zeka için, iyi ietişim kurabilme becerisi, vazgeçilmez unsurlarındandır. Bu iki türlü açıklanabilir. Birincisi insanın kendisini açık ve net olarak ifade edebilme becerisi, diğer taraftan da başkalarını dikkatli dinleme ve ne söylediklerini tam ve doğru olarak anlayabilme becerisidir
Duygusal zekanın bize getirdikleri nelerdir?
Duygusal zekası yüksek insanlar mesleki anlamda başka insanlar ile iyi iletişim kurabildiklerinden ve yönetme becerisine sahip olduklarından genellikle çok başarılı olurlar.
Günlük hayatta duygusal zeka insanların iş arkadaşları ve aile bireyleri ile iyi anlaşabilmelerini sağladığı için, kendileri ve çevresindekiler ile ilgili sorunları çabuk çözümlenir.
Duygusal zekalı insanlar diğer insanları olduğu gibi kabul edip onları dinleyip anladıkları için sevilirler ve arkadaşlık ilişkileri daha güçlü olur.
Genellikle kendileri ile barışık ve kolay memnun olurlar.
Şu ana kadar okuduklarınızdan kendimizle ilgili bir takım fikirler sizde oluşmuştur muhakkak. Böyle bir beceriye sahip misiniz değil misiniz. Eğer psikolojik testlerden geçmeyi severseniz, kendi kendinizde değerlendirerek duygusal zeka hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Böyle bir testten yola çıkarak kendinizi eleştirin ve seviyenizi belirlemek için örnek olarak aşağıdaki soruları kendinize sorun.
Kendimi ne kadar iyi tanıyorum? Bazı hallerde nasıl ve neden bu şekilde hareket ettiğimi biliyor muyum?
İradem güçlü mü, yoksa duygularımın esiri mi oluyorum?
Kin, nefret, mutluluk, beğeni vb. gibi duygularla nasıl baş edebilirim?
İletişim kurma becerim nasıl?
Kendimi açık ve net olarak ifade edebiliyor muyum? Başka insanları iyi dinleyebiliyor muyum?
Diğer insanlar ile iyi anlaşabiliyor muyum?
Başkalarını motive edebiliyor muyum? Başkalarıyla çalışmaktan zevk alıyor muyum?
Başkalarına fikir verebilir miyim?
Yönetebilme kabiliyetim var mı?
Başkaları tarafından seviliyor muyum?
Başkaları benimle beraber olmaktan keyif alıyorlar mı?
Aranan birimiyim?
Benden fikir istiyorlar mı?
Tüm bu sorular örnek için düşünülmüştür. Duygusal zekanın ardında saklı olanı keşfettiğinizde, kendinize soracağınız soruları da bulabilirsiniz ve böylece eksik olan taraflarınızı da öğrenerek kendinizi geliştirebilirsiniz _________________ "SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
www.barsakforum.com |
|
| Başa dön |
|
 |
rsevinc

Kayıt: 30 Arl 2007 Mesajlar: 2390 Konum: Kadıköy/İstanbul
|
Tarih: Pzr May 04, 2008 4:50 pm Mesaj konusu: Re: DUYGUSAL ZEKA |
|
|
Duygusal Zeka Neden Önemli?
Lütfü Özdemir / Psikolojik Danışman
Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi
Ahmet o gün çok mutlu idi, çünkü sınıfında ilk okumayı öğrenen kişi olarak kırmızı kurdeleyi hak etmişti. Kurdele sınıfta düzenlenen törenle Ahmet’e takıldı. Törenden sonra Ahmet büyük bir gururla koridorda dolaşıyordu. Derken Ali yanına geldi.
Ali: Ahmet seni tebrik ederim kurdelen çok güzel görünüyor bakabilir miyim?
Ahmet : Hayır olmaz, dokunma ona. Onu çok çalışarak kazandım. Sen de çalış senin de olsun !
Ali üzülmüştü, Ahmet’in bu davranışına ama olsun dedi içinden bende çalışır kurdeleyi hak ederim. O zaman kendi kurdeleme bakarım.
Bu arada size Ahmet ve Ali’nin sınıftaki arkadaş ilişkileri ile ilgili bilgi vermedim sahi değimli ? Unuttuğumu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Neden vermediğimi soracak olursanız anlatayım; Ahmet sınıfının en başarılı öğrencisi olmasına karşın arkadaşları tarafından pek sevilmez. Arkadaşları ile pek vakit geçirmez, genelde evde ders çalışır ve bilgisayarındaki oyunlarla oynar ? ( Eğer bazı okuyucular burada :Aaa Ahmet aynen benim çocuğum gibi diyorsanız. Bu yazıyı okumanızı özellikle sizin için şiddetle tavsiye ederim )
Ali ise Ahmet kadar başarılı değildir ama onun da kurdele almasına çok az bir zaman kalmıştır. Ali, Ahmet’in aksine sınıftaki en sevilen öğrencidir. Bütün maçları o organize eder. Sınıf takımının kaptanıdır.
Ahmet’in dersleri daha iyi olduğu için hep o birincilik kürsüsündedir. Ali ise ilk beş içerisindedir. Yani Ali ile Ahmet’i değerlendirenler; arkadaşları ile olan ilişkilerine bakmazlar sadece ders notlarına bakıp sıralarlar. ( Size bu bakış bir yerlerden tanıdık geliyor mu ? ) Bu nedenle bende ilk başta notlarını söyledim arkadaş ilişkilerini sona bıraktım.
Yıllar geçer Ahmet liseyi birincilikle bitirir. Bununla birlikte bir çok bilgisayar oyununda da ustalaşır. Türkiye’nin en iyi üniversitelerinin birinde bilgisayar mühendisliği bölümünü kazanır. Bilgisayar mühendisliği bölümünü de bitirip büyük bir firmada iyi bir maaşla iş bulur ve çalışmaya başlar. Genelde ekip çalışmalarını sevmez ,bireysel projelerde görev almak ister. Güzel projelere imza atar. Aynı odada birlikte çalıştıkları Ayşe ile evlenir. Hayatları evden işe, işten eve bir tekdüzelikle geçer. Çalıştığı şirket yetkilileri Ahmet’in çalışmalarından memnundur fakat ekip ,çalışması ,iletişim gibi konularda ki eksikliklerinden dolayı onu terfi ettirmezler hep Ar-ge bölümünde kalır. İş arkadaşları ile pek konuşmaz. (bu arada hala yeni çıkan bilgisayar oyunlarını çok kısa sürede bitirebilmektedir.
Ahmet’in yılları geçerken Ali’nin de yılları aynı zamanda geçer ama aralarında fark vardır. Ali’de liseyi iyi bir dereceyle bitirir. İyi bir üniversitenin bilgisayar bölümünü kazanır. Okuldan mezun olduktan sonra önce bir firmada birkaç yıl çalışır. Çalıştığı firmada projeleri o koordine eder. Başarılı ekip çalışmaları yapar. Şirket yetkilileri tarafından iletişim becerisi,ekip çalışma becerisi gibi yetilerinden dolayı şirket müdürlüğü teklifi alır fakat o kabul etmez ve kendi şirketini kurar. Başkanlığını yaptığı sivil toplum kuruluşunda tanıştığı Halkla ilişkiler sorumlusu Ayla ile evlenir. Bir taraftan yeni mühendisler işe alır diğer taraftan sivil toplum kuruluşunda etkinlikler düzenler. Bu yıl piyasaya sürdükleri son yazılım çok tutmuştur. ABD’den bir firmadan teklif alırlar.
Tabi ki çocuklarımızın hepsi Ahmet ya da Ali gibi değiller ama ben yıllardır hep 144 ün karekökünü bir çırpıda söyleyen ama arkadaşları ile iyi geçinemeyen öğrencilerin başarılı sayılmasından dolayı böyle bir hikaye anlattım. Belki hikaye bazılarınıza göre abartılı gelebilir bazılarınız, hikayede ki kahramanlarda kendilerini/çocuklarını bulacaklardır. Eğitim sistemimizde hep 2+2 = 4 doğru cevabı aranır ama gerçek hayat/iş yaşamı öğrencilerden 2+2=4 ten daha fazlasını ister. Peki nerde yanlış yaptık ? Öğrencilerimiz( ve tabi biz de ) 2+2 ‘nin 4 olduğunu bir çırpıda söyleyebildiğimiz halde neden hala iletişim problemleri yaşıyoruz ? Oysa öğretmenlerimizin verdiği ödevleri günü gününe yapmıştık. Acaba öğretmenlerimizin vermediği ödevleri de mi yapmamız gerekirdi? İlkokulda küme çalışmaları vb gibi grup etkinlikleri yapılsa da;
1. Kendini tanımak
2. Duygularını idare edebilmek
3. Kendini harekete geçirebilmek
4. Başkalarının duygularını anlamak
5. İlişkileri yürütebilmek gibi yetiler üzerinde durulmamaktadır.
Duygusal zekanın alt başlıkları olan bu yetiler programlı bir şekilde öğretilmediği için sadece 2+2=4 diyen öğrenciler( ve dahi bizler) gerçek hayatta çeşitli problemlerle karşılaşıyor.
Şimdilerde insan kaynakları şirketleri çeşitli testlerle iş başvurusunda bulunan kişilerin duygusal zeka düzeylerini ölçüp ona göre işe alıyorlar. Bir çok büyük şirket artık ekip çalışmasının önemini kavradı ve bütün elamanlarının duygusal zeka düzeylerinin yüksek olmasını istiyor. Eskiden insanlar IQ seviyelerine göre sınıflandırılırlardı ama artık sadece IQ değil bunun yanında duygusal zekanın (EQ) da çok önemli olduğunu anlayıp ona göre sınıflandırılıyorlar.
Hatta bir çok şirket çalışanlarına iletişim becerisi, etkili ekip çalışması, etkili liderlik vb gibi duygusal zekanın alt dalları sayılabilecek konularda eğitimler vermektedirler.
Bütün hayatımız boyunca kullanacağımız yetileri ilkokul yıllarında öğrenmememiz çok acı bir durum olsa da en azından bundan sonraki yıllarımız için kendimizi /çocuklarımızı geliştirmeye çalışırız. Ne de olsa zararın neresinden dönersek kardır. _________________ "SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
www.barsakforum.com |
|
| Başa dön |
|
 |
rsevinc

Kayıt: 30 Arl 2007 Mesajlar: 2390 Konum: Kadıköy/İstanbul
|
Tarih: Pzr May 04, 2008 4:56 pm Mesaj konusu: Re: DUYGUSAL ZEKA |
|
|
Özdisiplin ve Duygusal Zeka
Dr. Seden Tuyan & Eray Beceren
1960 yıllarında Stanford Üniversitesi tarafından yapılan bilimsel bir çalışmada 4 yaşındaki çocuklara bir araştırmacı tarafından lokum benzeri şekerler (marshmallow) sunulmuş, ancak bir süre beklerlerse -sadece bekleyebilen çocuklara- bu şekerlerden iki tane verileceği söylenmiştir. Çalışmanın sonucu 15-20 dakika kadar bekleyebilen çocukların öz disiplin yetkinlik ve becerilerinin yüksek olduğunu gösterecektir. Bu çalışmaya katılan çocukların ancak 1/3 ü bekleyebilmiş ve ikinci şekeri almaya hak kazanabilmişlerdir. Çalışmanın ikinci aşamasında her iki grupta yer alan çocuklar liseden mezun olduklarında tekrar izlenmiş ve ortaya önemli farkların çıktığı görülmüştür. Sonuçlara göre, bekleyen çocukların daha olumlu, iç motivasyonu daha yüksek, daha amaca yönelik ve kararlı davranışlar sergiledikleri saptanırken, beklemeyenlerin sorunlu, inatçı, kararsız, özgüveni zayıf, güven vermeyen kişiler oldukları ve halen hazzı erteleme becerisini geliştiremedikleri saptanmıştır. Beklemeyen çocuklar ayrıca Amerika’da ÖSS benzeri olarak uygulanan SAT sınavlarında önemli bir farkla daha az başarılı olmuşlar, evlilik, meslek seçimi, gelir düzeyi ve sağlık gibi hayati önem taşıyan konularda başarısız olmaya devam etmişlerdir.
İnsanları birbirlerinden farklı kılan en önemli özellik, yani -bazıları sıradanlık batağına saplanırken, diğerlerinin koyduğu her hedefe ulaşmasını sağlayan anahtar- yetenek,okulda verilen eğitim, ya da salt zeka değil, öz disiplindir. Öz disiplinle her şey mümkündür. Eğer öz disiplin yoksa en basit hedef bile imkansız bir hayal gibi görünür. Theodore ROOSEVELT
SİZİN DE Mİ ÖZ DİSİPLİN SORUNUNUZ VAR?
Yoksa siz de kilo vermek istediğiniz halde yemek yemekten vazgeçemiyor, spor yapmanın gerekliliğini ve önemini bildiğiniz halde yarına erteliyor yahut televizyonda bir filme dalıyor, ya da sigarayı bırakmayı düşünmenize rağmen “bir tane daha yakayım ne olacak ki?” mi diyorsunuz? Hatta bazen söylediğiniz bir laftan, girdiğiniz bir ortamdan da pişmanlık duyduğunuz oluyor. “Niye yaptım ki şimdi ben bunu, hani söz vermiştim kendime” diyor, sonra da için için mutsuzluk hissine kapılıyorsunuz... Diyebiliriz ki bir tür öz disiplin sorunu yaşamaktasınız.
ÖZ DİSİPLİN VE DUYGUSAL ZEKA
Öz disiplin bize gereksiz ve zararlı dürtülerle baş edebilme iradesini ve becerisini kazandırır. Bu bakımdan öz disiplin Duygusal Zeka tanımının içinde yer alan “duygusal öz denetim” yetkinliğinin de önemli bir boyutunu oluşturur. Zira, duygusal öz denetim “rahatsız edici duygu ve dürtüleri denetim altında tutmak” (Goleman, 2002, s. 49) anlamında kullanılmaktadır. Goleman’ın bu tanımda bahsettiği “denetim” çeşitli duyguların kölesi olmaktansa hayatı özenle ve akıllıca yaşamak, duyguları bastırmak değil dengede tutmak, yani koşullarla orantılı biçimde hissedebilmektir. Yine Goleman’a göre bize sıkıntı veren duygulara hakim olabilmek duygusal sağlığımızın anahtarıdır; aşırılık-fazla yoğun ya da uzun süreli duygular- dengemizi bozar (Goleman, 1996, s. 77). Bu bağlamda öz disiplin kendimizi kötü hissetmemizi sağlayan davranışlarımızı denetleyebilmemizi ve hayattaki önceliklerimizi belirleyerek hedeflerimize daha iyi odaklanmamızı sağlar.
ÖZ DİSİPLİNİN COŞKUSU
Öz disiplini ceza olarak algılamamak gerekir. Çünkü öz disiplin bir anlamda aklın, duyguların ve vücudun gerçek sahibi olmak demektir. Aslında gerçek özgürlük bu değil midir? Zira, değeri olan her şeyi başarmak disiplin ister. İstediğimiz bir şeyi başardığımızda ise çok büyük mutluluk duyarız. Bu duygu bizi daha iyi şeyler yapmaya sevk eder ve yaşam enerjimizi yükselterek bizleri daha dinamik, özgüvenli ve inançlı kılar. Kendimizi gerçekten çok iyi hissederiz. Çeşitli araştırmalardan varılan sonuçlar başarılı insanların daha sağlıklı olduklarını ve daha uzun yaşayabildiklerini göstermektedir.
ÖZ DİSİPLİN NASIL KAZANILIR?
© Öz disiplin kazanmak için öncelikle kendi modelimizi çıkarmamız gerekir. Bu sebeple, nasıl olmak istediğimizi belirleyip, belirlediğimiz bu modele uygun davranmayı ve düşünmeyi seçmeliyiz.
© Öz disiplin konusunda atılacak en önemli adım haz duygusunu erteleyebilmeyi öğrenmektir. Hazzı erteleyebilmek gerçekten istediğimiz şey uğruna bekleyebilmeyi, ilgili konuda gerçekten kararlı olmayı ve sabır edebilmeyi gerektirir. Eğer bu savaşı vermezsek, vazgeçersek ya da ertelersek, doyurulmayan bu istek tekrar tekrar canlanacak ve bizi rahatsız edecektir.
© Bu konuda bize düşen, önceliklerimizi belirlemek ve kişisel hedeflerimizle ilgili bir vizyon yaratmaktır. Sonrasında iç gözümüz sürekli vizyonumuzun üstünde olmalı ve asla istenilenden daha azına razı olunmamalıdır. Kendimizi olumlu yönde değiştirebilmek elimizde ve bu konuda geçmişte yaşanılanların hiçbir önemi yok!!! Yani değişmek için geçmişi silmeye çalışmak ya da yarını beklemek gerekmiyor...
ÖNERİLER: ÖZ DİSİPLİNİN NÖROPSİKOLOJİSİ; BİR MOTİVASYON MODELİ Araştırmacı Steve DeVore geliştirdiği motivasyon modelinde öz diplinin ve iç motivasyonun gücünü hayata katmamızı sağlayacak yedi aşamalı bir süreçten geçmemizi öneriyor. Bu sürecin gerektirdiği aşamalar sırasıyla;
© Hedef Belirleme: Tam olarak ne istediğinizi açık bir şekilde belirleyin. Böyle yapmak sizin bu uğurda çaba gösterme isteğinize temel olacaktır. Daha sonraları, konuyla ilgili duygu ve dürtüleriniz arttıkça, bu kıvılcım büyüyecek, tutkulu bir ateşe dönüşecektir.
© Modelleme: Örnek alabileceğiniz kişiler bulun. Hedeflerinize ulaşabileceğinize olan inancınızı pekiştirebilmek için benzer hedeflere ulaşabilmeyi başarmış başka insanların da olduğunu bilmek sizin için önemli olacaktır. Bu kişilerin uyguladığı yöntemler, takip ettiği yollar size ilham verebilir.
© Duyusal Vizyon Geliştirme: Hedefinize ulaşmış olduğunuzu ve bu durumun size kazandırdığı avantajları hayal edin. Görüntü canlı olsun, öyle ki bu görüntüyü hissedebildiğinizi, koklayabildiğinizi, duyabildiğinizi ve hatta dokunabildiğinizi varsayın. “Yapabileceğimi düşünüyorum” yerine “yapabileceğimi biliyorum” cümlesini kullanmayı deneyin.
© Eyleme Teşvik Eden Duygular: Canlandırdığınız görüntünün atomik bir doğası vardır ki, bu sayede vücudunuzu bir başarma tutkusu kaplayacaktır. Bu tutkuyla artık bundan sonraki eylem aşamalarını gerçekleştirebilecek motivasyona sahipsiniz.
© Planlama: Hedefinize ulaşabilmek için tam olarak nelere ihtiyacınız olduğunu ve bunun ne kadar zamanınızı alabileceğini belirleyin. Bu aşama tutkunuzun yakıtı olacak ve canlandırdığınız görüntünün elle tutulur bir plana dönüşmesine sebep olacaktır.
© Bilgi ve Beceri: Hedefe ulaşmak için bir plan hazırladığınızda, bu planı uygulamak için gerekli olan bilgi ve becerileri de edinmeniz gerekir. Öncelikle, bu konuda gereken her şeyi öğrenebileceğinizle ilgili özgüveninizi geliştirmelisiniz. Daha sonraları, kazandığınız her beceriyle birlikte başaracağınıza dair olan inancınız artacak ve hedefinize daha yakın hissedeceksiniz.
© Zorluklarla Savaşmak Konusunda Göstereceğiniz Azim ve Dayanıklılık : Azimli olmak vizyonundan vazgeçmemeyi, ne kadar sürerse sürsün ve zor olursa olsun hedefe varılacağını düşünmeyi gerektirir. Zorluklarla baş etmek konusundaki dayanıklılık ise yenilgilere, güçlüklere, fiziksel ve duygusal acılara rağmen başarma azmini gösterebilmektir.
SÖZÜN ÖZÜ
Hayatınızda öyle günler vardır ki sabah uyandığınızda bir bakarsınız hiçbir şey olmasını umduğunuz gibi gerçekleşmiyor... İşte o zamanlarda her şeyin daha iyi olacağını kendinize söylemeniz gerekir. İnsanların sizi hayal kırıklığına uğrattığı ve moralinizi bozduğu zamanlar da olabilir. Fakat, bu zamanlarda da kendi fikirlerinize ve değerlendirmelerinize güvenmeniz gerektiğini hatırlamalı, kendinize inanmaya devam etmeli ve hayata odaklanmalısınız. Belki karşınıza katlanmanız gereken güçlükler çıkacak ve hayatınızda bir takım şeyleri değiştirmek zorunda kalacaksınız. Bunları kabul edip etmemek size kalmış... Kendinizi sürekli olarak sizin için doğru olduğunu hissettiğiniz yöne çevirin. Bu bazen kolay olmayacaktır. Ama zor durumları aşabildiğinizde kendinizi eskisinden çok daha güçlü hissedeceksiniz. İşte bu yüzden, korkularla, beklenmeyen sorumluluklarla dolu günler kapınızı çaldığında kendinize inanmanın önemini ve istediğiniz hayatı gerçekleştirmenin ne kadar anlamlı olduğunu hatırlayın. Çünkü bütün değişiklikler ve zorluklar sizin kendiniz için gerçekten önemli olan hedefleri sorgulayabilmeniz ve önceliklerinizi belirleyebilmeniz için vardır.
(Yazar ve kaynak bilinmiyor, İngilizce’den uyarlanarak çevrilmiştir, Çev. Seden Tuyan)
Kişisel Bütünlük ve Duygusal Zeka
Diğer insanlarla birlikteyken zaman zaman bazı olumsuz duyguların kontrolüne gireriz. Bu duyguların nereden geldiğini -kendimize bile- açıklayamadığımız gibi en yakınlarımızla bile paylaşamaz ve çoğu zaman kendimize saklamayı tercih ederiz. Eğer kendimizi biraz tanıyorsak bu duyguların çoğunun korku ve kaygı kaynaklı olduğunu fark edebiliriz, ancak genellikle bu tip duygularla yüzleşmeyi arzu etmeyiz. Böylesi durumlarda, özellikle zayıf ya da farklı olan yönlerimizi gizlemeye çalışır, tıpkı bir boya fırçasıyla hoşa gitmeyen ayrıntıların üstünü örter gibi gerçek kişiliğimizi yansıtmayan bazı tutumlar sergileyebiliriz.
Aslında bu durum kişisel bir “tedirginlik” halidir ve son derece rahatsız edici boyutlara ulaşabilir. Ancak, çoğu kez bu tedirginliğimizi maskelemeyi başarabildiğimizden diğer insanlar neler yaşadığımızı fark etmeyebilirler. Bu tip duyguların temel nedeni reddedilme, küçük görülme ya da hata yaparak diğer insanların onayını yitirmek gibi kaygılarla ilişkilidir ve kökeni çocukluk dönemlerinde yaşanılan bazı olumsuz ana-baba tutumlarına dayanır. Çocuk, özellikle ebeveynlerinin kendisini farklı bir birey olarak algılamadıklarını, bireyselleşmesini engellediklerini fark ettikçe kendisini yalnız ve çaresiz hisseder. Aslında kızgındır, fakat ana-babasının onayını kaybedeceği korkusuyla bu kızgınlığı da açık bir şekilde yaşayamaz ve ifade edemez. Hissettiklerinin aksine, kızgınlıklarını bastırır, ne var ki asla ortadan kaldıramaz ve özellikle ana-babası kendisine iyi davrandığı zamanlarda derin bir suçluluk hissine kapılır (Geçtan, 2000).
İşte böylesi bir onaylanma ihtiyacı, hatalı davrandığına dair kaygılar, kendisine verilen değere layık olmadığı hissi ve bu tür duyguların yarattığı ruh haliyle kişi, çocukluk döneminden itibaren -kendisi için hiç de anlamlı olmayan bir hayatı- gerçekleştirme çabası içine girer. Doğrusu, yaşananlar bir kısır döngüden ibarettir... Duygular maskelenir, zor anlar atlatılır, ama kişi ne olursa olsun bu tip durumlarda kişisel bütünlüğüne verdiği zararı telafi edemez. Kısacası, kendiyle baş başa kaldığı zamanlarda adeta kendinden utanır, benlik saygısı ve öz-değeri gittikçe azalır, ve kendine yabancılaşmaya başlar. “Sinsice yaşanılan bu duygular, insanların bize, bizim de onlara ulaşabilmemizi engeller. Çünkü onlar gerçek bizi değil, gösterdiğimiz yanlarımızı kabul ederler. Sonunda, kabul edilen gerçek benliğimiz olmadığından, kendimizi de kabul edilmiş hissetmeyiz”
( Geçtan, 2000, s. 53).
Öte yandan, başkalarının onayı olmadan mutlu olamayacağını düşünerek yaşamaya çalışmak rotasını asla kendimiz belirleyemeyeceğimiz bir gemiyi kullanmaya benzer. Kaptanı olamadığımız bir gemiyle ancak başkalarının belirlediği yönlere yol alabiliriz. Kendi seçtiğimiz hayatı yaşamak ve kendimizi gerçekleştirebilmek konusunda da durum böyledir. Bu tarz bir yaklaşımla, ortaya koyamadığımız yaşam ideallerimizi sürekli içimize bastırarak kendimizi adeta zehirler, hayatımızı bir filmi dışardan izler gibi izlemek zorunda kalırız. Dahası, başkalarının yönlendirmeleriyle yaşamak yapıcı ve yaratıcı eğilimlerin kapalı tutulmasına neden olarak yaşam potansiyelimizin düşmesine ve kapasitemizin altında bir performans sergilememize neden olur.
“Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.” - Mevlana
“Kişisel bütünlük” Duygusal Zekanın temel taşlarından biri olan Özbilincin kalesi gibidir. Bu bakımdan, kişisel bütünlük sahibi olmak kendimizle ilgili olarak algıladığımız özelliklerimizi hayatımızın her noktasında gerçekleştirebilmeyi gerektirir. Örneğin, kişi kendisini "sorumluluk sahibi" olarak algılıyor ancak yeri geldiğinde sorumluluk almaktan kaçıyor veya sorumsuz davranışlarda bulunuyorsa kendi kendisiyle olan ilişkisinde bir tutarsızlık var demektir.
Kişisel bütünlük temel olarak üç düzeyde gerçekleşir (Cüceloğlu,1999):
Özü sözü doğru olmak: Bu düzeyde kişi iç dünyasının farkında olmaya özen gösterir. Niyetinin yani -bir şeyi niçin söylemek veya yapmak istediğinin- bilincindedir. Bu sebeple, ağzından çıkan sözlerin duygu ve düşünceleriyle çelişmemesine özen gösterir. İç dünyasını yok sayan konuşmalar yapmaz ve farkında olduğu her şeyi hesaba katarak, bilinçli bir şekilde davranır.
Değerler ve İlkelerle Ahenk İçinde Yaşamak: Bu düzeyde kişi iç dünyasında yaşattığı duygu ve düşünceleri gözlemleyerek sevgi, vicdan, hizmet, onura saygı gibi temel değer ve ilkelerle ahenk içinde tutmaya özen gösterir. Diğer bir deyişle, kişisel bütünlüğünün gerektirdiği bir takım düşünce ve davranışları süzgeçten geçirerek iç dünyasına ve algılarına bilinçli bir şekilde müdahale edebilecek bir yetkinlik kazanır. Böylece bilincinde o değeri yaşar hale getirir. Örneğin, kızgınlığımızı sert sözlerle ortaya koymak kişisel bütünlüğümüzün gereği olabilir ancak karşımızdakinin onurunu korumak gibi temel bir değeri yaşatabilmek amacıyla onu incitmeden uyarmaya yöneliriz.
Bir Duruş içinde Olmak: Bu düzeyde kastedilen gelecekte yaratılmak istenen bir olanağa kendini adamak ve bu olanağı yaşatma sorumluluğunu üstlenmektir. Böylesi bir anlayış belirlenen hedefler doğrultusunda plan yapmak, kişisel bütünlüğünü zedelemeden o plana uymak ve yine bu doğrultuda çıkabilecek eksiklikleri gidermek gibi sorumlulukları beraberinde getirir.
Sonuç olarak; kişisel bütünlük sahibi olmak kendi değerlerine ve gücüne inanmayı gerektirir. Buna bağlı olarak -asıl olan- kendimizi dürüst ve açık bir şekilde ortaya koyabilme yürekliliğini gösterebilmektir. Bizimle aynı fikirde olmayan insanların olması da son derece doğaldır. Fakat, durumu kıyasıya bir savaş olarak algılamak ve bu savaşı kazanmaya çalışmak, yahut baştan pes ederek başkalarını haklı kabul etmek verimsiz alternatiflerdir. Bunun yerine, bu tür durumlarda insanlarla sevgiyle baş etmemizi ve kendi sınırlarımızı netleştirmemizi sağlayacak kişisel yöntemler geliştirmek en etkili çözüm olacaktır. _________________ "SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
www.barsakforum.com |
|
| Başa dön |
|
 |
rsevinc

Kayıt: 30 Arl 2007 Mesajlar: 2390 Konum: Kadıköy/İstanbul
|
Tarih: Pzr May 04, 2008 4:58 pm Mesaj konusu: Re: DUYGUSAL ZEKA |
|
|
Duygusal Zeka ve Sosyal İlişkiler
Dr. Seden Tuyan & Eray Beceren
Duygusal zekayı etkili bir şekilde kullanabilmek, hem kendi hislerimizi hem de iletişim halinde olduğumuz diğer insanların hislerini tanıyabilme, anlayabilme ve yönetebilme gibi yetkinlikler gerektirir. Bu durumda kişinin sadece kendi duygularını, isteklerini anlaması ve onları yönetebilmesi yaşam koşullarında eksik ve yetersizdir. Zira, insan sosyal bir varlıktır ve içinde yaşadığı topluma karşı yerine getirmesi beklenen bazı sorumlulukları vardır. İşte, Duygusal Zeka kavramının içinde yer alan ‘sosyal ilişkiler’ becerisi, bu anlamda, paylaşım üzerine kurulu, tarafların memnun olduğu yakınlık içeren ilişkiler kurmak ve bu ilişkileri devam ettirmek olarak tanımlanır. Tanımlanan bu ilişkide karşılıklı memnuniyet duygusu, alma ve verme temeline dayanır. Sosyal açıdan besleyici ve kişi yararınadır. Diğer taraftan, olumlu ilişkiler başkalarına karşı duyarlı olmayı gerektirir. Duygusal zekanın bu alanı, yalnızca sağlıklı ilişkiler kurabilmeyi değil, aynı zamanda bu ilişkileri yaşarken rahat ve güvenli bir ruh hali içinde olabilmeyi de öngörür (Stein & Book, 2003, s. 166).
Karşınızdakinin iyi hissetmesini sağlamak sizin de birçok yönden iyi hissetmenizi ve kazançlı ilişkiler kurabilmenizi sağlar.
Davranışlarınızla motive edebildiğiniz, ilham verdiğiniz insanlar gerçekleştirmek istediğiniz hedefler konusunda size daha çok yardımcı olurlar. Öyle ki, karşınızdaki kişinin bilgisini, enerjisini ve diğer kaynaklarını ortaya çıkarabilme becerinizi geliştirdikçe, sahip olduğunuz güç katlanarak artar.
Gücünden faydalanabileceğiniz insanların başında öncelikle yakın çevreniz gelir, daha sonra iş ortamınızda patronunuz dahil tüm çalışma arkadaşlarınız ve son olarak da günlük hayatınızda iletişim halinde olduğunuz insanların hepsi… Bu kalabalık grubun gücünü kendi gücünüze katmak istemez misiniz? Cevap ‘evet’ ise, yapmanız gereken şey birkaç öneriye kulak vermek…
İnsanın hayattaki en temel ihtiyacı ‘değerli’ olduğunu hissedebilmektir: İletişim kurduğunuz insanlarla olan ilişkilerinizde onlara sizin için önemli olduklarını hissettirin. Ölçünüz, her zaman kendi beklentileriniz olsun. Yani kendinize nasıl davranılmasını istiyorsanız, siz de başkalarına öyle davranın. Örneğin, insanları sizin için yaptıkları ufak tefek de olsa her şey için, en önemlisi işbirliği ve destek için, takdir edin. Teşekkür ederek, onların yaptıkları işten daha çok keyif almalarını sağlayın. Böylece, daha sonraları yardıma ihtiyacınız olduğunda sizin için daha çok şey yapmak isteyeceklerdir.
Övgü ve onaylama konusunda cömert olun: Çevrenizdeki insanları bulduğunuz her fırsatta, samimi ve içten bir ifadeyle, yaptıkları olumlu girişimler ve elde ettikleri başarılar konusunda onayladığınızı belirtin ve övün. Böyle davranmak, öncelikle kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacak; dahası, etrafınızdaki insanların tavır ve tutumlarının ne kadar olumlu yönde değiştiğini gördükçe çok şaşıracaksınız.
İnsanları dikkatle dinleyin: Karşınızdaki kişinin kendini ifade etme çabasını takdir edin ve samimi bir şekilde dinleyin. Böylece, hem olan biteni anlar, hem de kişinin kendisini değerli hissetmesine katkıda bulunmuş olursunuz.
Tehdit, kaş çatmak ve olumsuz sözler söylemek gibi yıkıcı tutumlardan kaçının: Belki, böylesi tutumlarla da etrafınızda işler yürüyecektir. Ancak, bu tarz bir yaklaşımla, gerek işbirliği ve yardım konusunda, gerekse işten elde edilen verim bakımından bu tür ilişkilerden çok fazla bir şey beklemeyin…
SONUÇ:
Hayatta besleyen ve tüketen insanlar vardır, acaba siz hangisisiniz? (Yazarı bilinmeyen bir kaynaktan adapte edilerek çevrilmiştir, Çev. Seden Tuyan)
Herkesin içinde görünmeyen bir kova vardır. Bu kova gerek kendimizle, gerekse başkalarıyla ilgili neler hissettiğimizi ve kurduğumuz ilişkilerin niteliğini belirler. Hiç bir hafta boyunca sürekli olumlu olaylar yaşayıp da, etrafınızdaki tüm insanlara karşı yapıcı davrandığınızı fark ettiniz mi? Diyebiliriz ki, o anlar içinizdeki kovanın dolu olduğu anlardı…
İşte, bu kova, günlük hayatta yaşanılan bir çok şeyle beslenir. Birisi sizle konuştuğunda, sizi insan yerine koyduğunda kovanızın içindeki boşluk yavaş yavaş dolmaya başlar. Hele ki, sizi isminizle yahut sevdiğiniz bir sıfatla çağırmışsa, özellikle de hoşlandığınız bir ifadeyle! Eğer bu kişi, bir de üzerinizdeki kıyafetle veya yaptığınız işle ilgili iltifat ediyorsa, kova hızla dolmaya devam eder. Karşımızdaki insanın içindeki kovayı doldurmanın milyonlarca yolu vardır. Dostça yazılmış bir mektup, onun için önemli olan bir şeyi hatırlamak, çocuklarının adını bilmek, acısını anladığını hissettirmek, yardıma ihtiyacı olduğunda el uzatmak, sohbete zaman ayırmak, ve belki en önemlisi onu yürekten dinlemek gibi…
İnsanın kovası böylesine bir duygusal destekle beslendiğinde, içinden samimi ve dostça davranmak gelir.
Diğer taraftan, bazı kimseler ise, sizin kovanızda biriktirdiklerinizi tüketmeye çalışırlar. Doğaldır ki, kovayı doldurmanın olduğu kadar, boşaltmanın da milyonlarca yolu vardır.
Diyelim ki özel bir yemektesiniz ve aksilik bu ya, bir kase dolusu yapış yapış çikolatalı dondurmayı masanın üzerine doğru devirdiniz. Dahası hızla eriyen dondurma masa örtüsünden yanınızda oturan zarif görünümlü, şık bayanın eteğine oradan da yerdeki el dokuması halının üzerine doğru aktı. Zaten, utancınızdan yerin dibine batmış durumdasınız. Birde karşınızdaki çokbilmiş “ortalığı batırdın” demez mi?! İşte kovanızın içindekini boşaltmaya çalışan birisi… Siz hata yaptığınızı bildiğiniz halde, hatanızı yüzünüze vurmaktan çekinmeyen o “yıkıcı” tavrıyla sizi tüketmekten hiç çekinmez. Bu ve benzer durumlarda hissettiğiniz korkunç duyguların yok edici etkileri vardır.
Böylece kovalar dolar ve doldukça da boşalır. Çünkü, insanlar karşısındakini tüketen bu tip davranışların nelere sebep olabileceğini asla düşünmezler. Öyle ki, kovası boş olan bir insan, “kazağın çok yakışmış” türünden bir iltifata dahi ters bir tepki verebilir.
Neyse ki dolmak ve boşalmak arasındaki ikili ilişkinin anlaşılır bir sınırı vardır. Ama ya kovası delik olanlar? Bu kişiler başkalarının kovalarındakilere göz dikerek, onları rahatsız ederler. Dahası, gittikçe azalmakta olan kovalarını başkalarının kovalarından çaldıklarıyla doldurmaya çalışırlar.
Oysa ki, asıl olan başkalarının kovalarını doldurmak, doldurabilmelerine yardımcı olabilmek, yani onları beslemektir. Çünkü başkalarını besleyebilen insan asla tükenmez. Aksine, içimizdeki olumlu duygular paylaştıkça çoğalır. Böylece, başkasının kovasını doldururken, kendi kovamızı da doldurmuş oluruz.
Sonuç olarak, hepimiz, farklı sebeplerle, iş karşımızdakini beslemeye gelince duraksarız. Dolayısıyla, ancak karşımızdaki insanı mutlu etmekle hissedebileceğimiz eğlence, mutluluk, doyum, başarmışlık gibi duygulardan yoksun kalmış oluruz. _________________ "SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
www.barsakforum.com |
|
| Başa dön |
|
 |
rsevinc

Kayıt: 30 Arl 2007 Mesajlar: 2390 Konum: Kadıköy/İstanbul
|
Tarih: Pzr May 04, 2008 5:00 pm Mesaj konusu: Re: DUYGUSAL ZEKA |
|
|
Duygusal Zeka ve Özgüven
Dr. Seden TUYAN - Eray BECEREN
Önemli bir savaş sırasında Japon bir komutan askerlerinin sayısının düşmanlarınkine kıyasla çok daha az olmasına rağmen saldırıya geçmeye karar verir. Ordusunun kazanacağına olan güveni tamdır. Ancak, askerleri zafer konusunda oldukça kaygılıdır. Savaş alanına doğru ilerlerken, yol kenarındaki bir tapınakta durup hep birlikte dua ederler. Daha sonra komutan cebinden bozuk para çıkararak “Şimdi yazı-tura atacağız. Eğer tura gelirse, biz kazanacağız, ama eğer yazı gelirse kaybedeceğiz, kaderimiz böylece ortaya çıkacak” der. Bozuk parayı havaya atar ve herkes sabırsızca paranın yere düşmesini bekler. Tura gelmiştir. Askerler çok sevinirler; kendilerine olan güvenlerini toplamışlardır. Bu coşkuyla düşmana saldırır ve savaşı kazanırlar. Bir süre sonra yüzbaşı komutanının yanına gelerek onun kehanetini takdir edercesine, “Kimse kaderi değiştiremez” der. Bunun üzerine “Haklısın” der komutan, iki tarafı da –tura- olan parayı göstererek...
Anonim
Hepimiz hayatımızın değişik dönemlerinde hikayede bahsedilen askerler gibi, kendimize olan güvenimizi çeşitli nedenlerle kaybedip, kendimizi yetersiz hissederek kumandayı kadere bırakmayı tercih ederiz. Oysa ki kader diye bildiğimiz olgu, biz elimizden geleni yapmadıkça –tesadüf vakalar dışında- hiç de bizden yana çıkmaz. Hikayede verilen örnek belki biraz abartılmıştır, ancak kendisinin yetersizliğine inanan bir kişi başarısızlıkları yoğun bir biçimde hisseder, ama ilginçtir ki başına gelenleri değiştirme gücüne sahip olduğuna inanmasını sağlayacak adımı atmaz. Günlük hayatta;
herhangi bir sorumluluk aldığımızda yapabildiğimizin en iyisini sergilemeyi,
aksi durumlara yaratıcı ve akılcı çözümler getirebilmeyi,
aşağılık duygusunun elimizi kolumuzu bağlamamasını,
iş ortamında bulunduğumuz toplantılarda fikirlerimizi açıkça ortaya koyabilmeyi
ve bu fikirleri açıkça herkese karşı savunabilmeyi ne kadar da çok isteriz. Fakat bazen, sanki bir şeyler sesimizi keser; beğenilmemek korkusu, dışlanma kaygısı, süregelen düzene boyun eğmişlik ya da yoğun bir yetersizlik hissi, vs. gibi olumsuz öngörüler duygu ve düşüncelerimizi pek az açmamıza ya da hiç açmamamıza neden olur.
Öz güveni yeterli düzeyde gelişmemiş olan kişiler kendilerine verilen bir görevi yerine getiremeyeceklerine inanırlar. Bu sebeple, başarısızlık sonrası oluşacak doğal mahcubiyet duygusunu yaşamamak için bu çeşit riskli durumlardan sürekli uzak dururlar. Böyle bir durumda, yüzleşilmesi gereken sorun özgüven eksikliğinin üstesinden nasıl gelineceğidir. Ancak bu sorunu çözebildiğimizde daha mutlu yaşayabilir ve hayatın tadını daha fazla çıkarabiliriz. Özgüven, Duygusal Zekanın alt başlıklarından olan özbilincin önemli bir bileşenidir ki bu bakımdan kişinin özdeğer ve yetenekleri konusunda sağlam bir anlayışa sahip olmasını gerektirir. Özgüveni yüksek olan bir birey kendi yeteneklerine güvenir, hayatını kendi istekleri doğrultusunda kontrol edebileceğine ve gerçekçi hedefler belirleyebildiği müddetçe bu hedeflere ulaşabilmesinin mümkün olduğuna inanır.
Şimdiye kadar yapılan araştırmalarda birbirlerini tamamlayan iki çeşit özgüvenden bahsedilmektedir. Bunlardan birincisi iç, diğeri dış özgüvendir. İç özgüven, kendimizle ilgili hissettiğimiz memnuniyet ve kendimize dair inancımız, dış özgüven ise dışarıya kendimiz hakkında verdiğimiz görüntü ve insanlarla olan iletişimlerimizde farklı duygularımızı ifade edebilme becerimizle ilgilidir.
Özgüven hayatımız boyunca beraber olduğumuz insanlarla ve yaşadığımız olaylarla gelişir. Bu konuda çocukluk çağında yaşadığımız deneyimler temel özgüvenimizin şekillenmesi bakımından büyük önem taşır. Bu dönemde kazandığımız başarılar ya da yaşadığımız başarısız deneyimler ve yakın çevremizde bulunan kişilerin (aile bireyleri, öğretmenler, arkadaşlar, vb.) bu durumlarda verdiği tepkiler kendimize olan güvenimizin gelişmesine ve kendimizle ilgili geliştirdiğimiz özdeğer duygusunun artmasına önemli ölçüde katkıda bulunur. Sağlıklı özgüven geliştirebilmiş bir birey ile özgüveni düşük bir bireyin yaşamış oldukları çocukluk deneyimleri arasında farklar gözlenmiştir:
SAĞLIKLI ÖZGÜVEN
Başarılarından dolayı takdir edilmiş, övgüde bulunulmuş
İletişim kurulmuş ve aktif bir şekilde dinlenilmiş, sorunlarıyla ilgilenilmiş
Saygıyla konuşulmuş, kişiliğine değer verilmiş
Sevgiyle sarılmış, ilgi görmüş
Katıldığı spor faaliyetlerinde ya da okulda başarılı olmuş
Güvenilir arkadaşlara sahip olmuş
DÜŞÜK ÖZGÜVEN
Olumsuz eleştirilere maruz kalmış
Azarlanmış, dayak yemiş
Aşağılanmış, horlanmış, küçük görülmüş
Her zaman mükemmel olması beklenilmiş
Spor faaliyetlerinde ya da okulda başarısız olmuş
Genel olarak insanlar kendilerini dış dünyadan gelen etkilerden koruyabilmek amacıyla bazı varsayımlar ve bunlarla beslenen bazı düşünce yapıları geliştirirler. Bu varsayımlardan bazıları “zararlı”, bazıları ise “yapıcıdır.” Örneğin, “geçmişte yaptığım hataların cezasını çekiyorum, bugün yaşadığım olumsuz olayların sebebi budur” gibi bir varsayım son derece zararlıdır. “Zararlı” diye tabir edebileceğimiz tipteki varsayımlarımıza pirim vermek öz-güvenimiz ve öz-değerimiz bakımından “yıkıcı” hatta “yok edici” düşünce yapıları geliştirmemize sebep olur. Bu tarz yıkıcı düşünce yapılarından bazıları şöyle sıralanabilir:
Olmuşken en iyisi olsun...
Bu bardağın yarısı boş...
Yenilmek ölmekten beter...
Ben kötüyüm/başarısızım/yetersizim...
Herşey kusursuz olmalı...
Herşeyin bir kuralı var...
Ben her zaman haksızım...
İltifat ediyorsun, gerçekten de öylemiyim!?
Oldu bir kere, artık düzelmez...
Diğer bütün duygusal zeka yetkinlikleri ve becerileri gibi özgüven de doğuştan gelen bir özellik değildir. Eğitimle kazanılan bir yetkinliktir. Ancak kişinin bu yetkinliği kazanabilmesi öncelikle bu güvensizliğin farkına varmasıyla, yani sorunuyla ilgili olarak özbilinç geliştirebilmesiyle mümkündür. Bu durumda özgüven kazanmak istediğimiz konuyu belirlemek,değişmekle ilgili derin bir istek duymak, güvenimizi kazandığımız taktirde meydana gelecek sonucu ve değişikliği hayal etmek en uygun seçenekler olacaktır. Bütün bunların yanı sıra kendi olumsuz varsayımlarımızla beslediğimiz “yıkıcı” düşünce yapılarımızı yenmek için bazı “onarıcı” teknikler de var:
Güçlü yönlerimizi belirlemek ve onların üstünde daha çok durmak: Denediğimiz her yeni şey için kendinize şans tanımalıyız. Önemli olan elde edilen sonuç değil, bu yolda harcanan çabalardır. Bu yüzden kendimizi takdir etmeyi bilmeliyiz.
Risk almak: Her yeni deneyime yeni bir öğrenme fırsatı olarak bakabilmek...Asıl olan kazanmak yahut kaybetmek değil! Ancak bu şekilde yeni fırsatlarla karşılaşabiliriz ve kendimizi olduğumuz gibi kabul edebiliriz. Aksi taktirde, her fırsat açılmamış bir kutu olarak içimizde kalacak; dolayısiyle doğrudan başarısızlıkla sonuçlanıp, kişisel gelişimimizi engelleyecektir.
İç konuşma yapmak: İç konuşma yaparak olumsuz varsayımlarımızla başaçıkabiliriz. Kendimize haksızlık ettiğimiz bu durumlarda, “dur bakalım, o kadar da değil” diyerek daha olumlu varsayımlar üretmeliyiz. Örneğin, herhangi birşeyin mükemmel olmasını beklediğimiz bir durumda , herşeyi mükemmel yapamıyacağımızı, önemli olanın elimizden geldiği kadarını en iyi şekilde yapmaya çalışmak olduğunu kendimize hatırlamak harika bir fikirdir.
Kişisel değerlendirme yapmak: Kendimizi herşeyden ve herkesten bağımsız olarak değerlendirebilmek... İçsel olarak kendimiz kendi davranışımız hakkında ne düşünüyoruz? Bu tarz bir bakış açısı içsel olarak daha güçlü hissetmemizi sağlıyacak ve kişisel gücümüzü başkalarının ellerine teslim etmemizi engelliyecektir.
Son Söz:
Yaşayacağımız hayat önümüzde duruyor. Kişiliğimizi değitirebilmemiz mümkün değil belki ama kendimizi gerçekleştirebilmek ve böylece hayattan daha çok zevk almak yolunda özgüvenimizi geliştirebilmemiz mümkün. Bize gereken yakıt cesaret. Tıpkı J. B. Conant’ın bahsettiği kaplumbağa gibi başımızı saklandığımız yerden çıkartıp sevgiyle ve cesaretle hayata dalmak. Kaplumbağalar başlarını dışarı çıkarmadan ilerleyemezler. _________________ "SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
www.barsakforum.com |
|
| Başa dön |
|
 |
rsevinc

Kayıt: 30 Arl 2007 Mesajlar: 2390 Konum: Kadıköy/İstanbul
|
Tarih: Pzr May 04, 2008 5:02 pm Mesaj konusu: Re: DUYGUSAL ZEKA |
|
|
İyimserlik ve Duygusal Zeka
Dr. Seden Tuyan & Eray Beceren
Bugün Yaşayacaklarıma Dair...
Bugün erken kalktım. Gün boyunca yapabileceklerimi düşündükçe heyecan sarıyor her yanımı... Yerine getireceğim sorumluluklar var. Kendimi önemli hissediyorum. Yapmam gereken ilk şey nasıl bir gün yaşayacağıma karar vermek!!!
BUGÜN, yaşayacağım her şeyi ben seçeceğim;
Ya kızacağım yağmura etrafı ıslatıyor diye,
Ya da seveceğim onu çiçeklerimi suladığı için.
Ya sıkılacağım param yok diye,
Ya da harcamalarımı planlayıp, müsriflikten uzak kalmaya çalışacağım.
Ya sızlanacağım bozulan sağlığıma,
Ya da hayatta olmayı kutlayacağım.
Ya içli içli sitem edeceğim anne babama, beni büyütürken veremedikleri şeyler yüzünden,
Ya da onları yürekten seveceğim beni dünyaya getirdikleri için.
Ya sıkıntı basacak dikenli güllere katlanmak zorundayım diye,
Ya da dikenlerin gülleri var diyerek umut dolacağım.
Ya kaybettiğim dostlar için yas tutacağım,
Ya da yeni insanlarla yeni dostluklar peşinde koşacağım.
Ya işe gitmek zorunda olduğum için mızırdanacağım,
Ya da gidecek bir işim olduğu için sevinç dolacağım.
Ya ev işleri yapmak eziyet olacak bana,
Ya da işlerini yaptığım o evde aklımı, ruhumu ve bedenimi barındırabildiğim için minnettar olacağım.
Belki yeni şeyler öğrenmek istemeyecek canım,
Ya kızgın olacağım -öğrenmek gereken ne çok şey var- diye,
Ya da ufak tefek de olsa faydalı ne varsa öğrenmeye çalışacağım.
... (Anonim, yabancı bir kaynaktan uyarlanarak çevrilmiştir, Çev. S. Tuyan)
" Gerçek iyimser, problemlerin farkındadır ama çözümleri de bilir, zorlukları görür ama üstesinden gelineceğine de inanır, olumsuzlukları yakalar ama olumlulukları da vurgular, en kötüye açıktır ama en iyiyi de bekler, şikayet etmek için nedeni vardır ama gülümsemeyi seçer."
W. Arthur WARD
Bir problemle, bir yenilgiyle, ya da üstesinden gelmesi zor bir durumla karşılaştığımızda “iyimser” olmak çok işimize yarar. İyimser bir düşünce tarzı, bu gibi anlarda, durumlara daha umutlu bakabilmeyi ve dolayısıyla daha olumlu ve kabul edilebilir sonuçlara ulaşabilmemizi sağlar. İyimserlik, gerek iş hayatında gerekse özel yaşantımızda yaptığımız girişimlerde beceri ve istekle birleştiği zaman başarıyı mümkün kılar. Bunun tam tersi olan kötümser bir bakış açısıyla ise daha kaygılı, depresif ve umutsuz bir boyuta gireriz. Çünkü, kötümser bir kişi olayı bütün çıplaklığıyla gözlediği için öncelikle mücadele duygusunu kaybeder. Bu bakımdan özellikle sonucu belirsiz olan durumlarda iyimser olmak daha verimli sonuçlar getirir. Zira hayat belirsizliklerle doludur ve duygularımızın dünyasında, ilişkilerimizde, hatta genel olarak hayatta, iyimser olmak daha faydalıdır. Hele de duyguların bulaşıcı olduğu gerçekliğinden yola çıkarsak iyimserliğin olumlu duyguları beslediğini, kötümserliğin ise olumsuz duyguları körüklediğini düşünebiliriz. Ancak, iyimser olmak riskli durumlarda sonucu düşünmeden olayların içine dalmayı gerektirmez. Yani Goleman’ın (1996) dediği gibi “İyimserlik hayatta kazanç sağlar, tabii gerçekçi iyimserlik olursa; çok naif bir iyimserlik felâkete yol açabilir.”
Duygusal Zeka ve İyimserlik...
İyimserlik, Duygusal Zeka’ nın dört temel alanından biri olan özyönetimin alt başlıklarındandır ve “tıpkı umut gibi zorluklara ve engellemelere rağmen genel olarak hayatta her şeyin iyi gideceğine dair beklenti“ olarak tanımlanır (Goleman, 1996). Bu tanıma dahil olarak iyimser kişiler (Goleman, 1998);
* engellere ve yenilgilere karşın, ısrarla hedefleri araştırırlar,
* başarısızlık korkusundan değil, başarı umudundan yola çıkarlar,
* yenilgileri kişisel kusurların değil, üstesinden gelinebilecek koşulların sonucu olarak görürler.
Seligman’ın Tanımları: GSÇ & KKK İyimserlik konusunda çeşitli bilimsel araştırmalar yapan Dr. Martin Seligman (1991) iyimserliği kişilerin başarı ve başarısızlıklarını kendilerine nasıl açıkları bağlamında tarif etmektedir. (Goleman, 1996) iyimserler güçlükleri GSÇ, başarıları ise KKK olarak benimserler. Bu anlamda kötümserlerin başarısızlığının nedeni, güçlükleri KKK olarak değerlendirmeleridir.
İyimserler başarı ve başarısızlıkları şöyle değerlendirirler;
BAŞARISIZLIKLAR BAŞARILAR
Geçici- bu da geçecek
Kişisel- bu benimle ilgili
Soyutlanmış- bu sadece bir bölüm Kalıcı- hep böyle olacak
Çaba azlığı- eğer daha çok çabalarsam başarabilirim
Kaplayıcı-her alanı etkiliyor
Bu değerlendirmeler, kişiyi harekete geçirme konusunda da önem taşımaktadır. Yaşam içinde karşılaşılan olumsuzlukların iyimser bakış açısı ile değerlendirilmesi ve bunun nedeninin kendilerinden ziyade durumdan kaynaklandığını düşünmeleri bir sonraki denemede yaklaşımlarını değiştirebilmelerini sağlar.
Seligman, iyimser olmanın sağlıklı olmayı da beraberinde getirdiğini söylüyor. Özellikle çağımızın salgın hastalıklarından biri olan depresyonun asıl kaynağının alışkanlığa dönüşmüş olumsuz düşünce yapıları olduğunun ve bu tür düşünce yapılarının çocukluktan itibaren ana-baba, öğretmen ve yakın çevrede bulunan büyükler tarafından etkili bir biçimde çocuğa farkında olmadan işlendiğinin altını çiziyor.
“İyimser İnsan Bahar Mevsimine Benzer” Susan J. Bissonette
Nasıl ki bahar dört mevsimin içinde en sevilen ve en özlenendir; iyimser kişiler de çevrelerine öylesi bir elektrik yayarlar. Canlılıkları, üretkenlikleri, paylaşımcılıkları ve yaşam enerjileriyle insanları bir mıknatıs gibi çekerler. Olumsuz düşüncelerle zaman öldürmedikleri için daha verimli, baharda uyanan doğa gibi hareketli, sevinçli ve ellerinden geleni yapmanın vermiş olduğu hazdan dolayı huzurludurlar.
-Son Söz-
İyimserlerde haklı, kötümserler de. Hangisi olacağınızın seçimi sizin... Harvey Mackay _________________ "SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
www.barsakforum.com |
|
| Başa dön |
|
 |
rsevinc

Kayıt: 30 Arl 2007 Mesajlar: 2390 Konum: Kadıköy/İstanbul
|
Tarih: Pzr May 04, 2008 5:06 pm Mesaj konusu: Re: DUYGUSAL ZEKA |
|
|
Duygusal Zeka ve Empati
Dr. Seden TUYAN - Eray BECEREN
Bir köylü eşeğiyle katırını iyice yükleyerek şehre doğru yola çıkmış. Yol uzun, hayvanların yükü ise oldukça ağırmış. Katıra göre biraz daha yaşlıca olan eşek düz yolda, zorlanarak da olsa, vaziyeti idare edebilmiş. Ancak, dağa tırmanırken, bakmış ki dayanamayacak, katıra yükünün ağır geldiğini ve birazını alıp ona yardımcı olmasını rica etmiş. Katır bu ricayı duymazlıktan gelmiş ve bir süre daha yola böylece devam etmişler. Sonra birden, zavallı eşek, o ağır yükün altında düşmüş ve ölmüş.
Yola devam etmek zorunda olan köylü, bunun üzerine; önce, ölen eşeğin üzerindeki yükü almış ve katırın yükünün üstüne eklemiş. Daha sonra, ölen eşeğin derisini yüzmüş ve onu da katırın sırtına atmış.
Katır yaptığından pişman, yükü eskisinin iki katından fazla, “Ettiğimi buldum. Eğer eşeğe ihtiyacı olduğunda biraz yardım etseydim, şimdi bu halde olmazdım” diyerek, iç çekmiş.
(Anonim, Çev. Seden Tuyan)
İletişimin olmazsa olmazı...
Hayatımıza şöyle bir baktığımızda bizim duygularımızı duyarlı bir şekilde dikkate alan ve bizim olumlu davranabilmemizi sağlayan insanların varlığı bizi mutlu eder, yokluğu ise üzer. Çünkü, başkalarının duygularını ve bakış açılarını kavrayabilen kişiler, etrafındaki insanların gereksinimlerini çok iyi anlar ve karşılarlar. Bu bakımdan, başarılı ve verimli ilişkiler kurabilen bir öğretmen, bir yönetici, eş ve ebeveyn kısacası insan olarak hayatın her kademesinde kurduğumuz diyalogların verimli birer alış verişe dönüşmesini sağlayan, problemlerimizi çözülür kılan ve sihirli bir fark yaratan sır, hep bu anlayış dolu yaklaşım tarzı olmuştur. İşte, bu yaklaşım tarzı “empati” nin özünü oluşturur. Bu tarzdan uzaklaşan ilişkilerde korku, öfke, uyumsuzluk, tutku eksikliği, neşesizlik ve en önemlisi verimsizlik hakim olmaya başlar.
Empati nedir?
Empati kişinin bir diyalog sırasında karşısındakinin duygu ve düşüncelerini anlayabilmesini ve böylece duyarlı bir yaklaşım içinde olmasını sağlayan bir Duygusal Zeka becerisidir. Empati becerisini iyi kullanabilen kişiler bu anlamda, iyi bir dinleyici olmalarının yanı sıra, karşıdaki kişinin dile getirmediği duygularını da sezebilir, bakış açılarını kavrayabilirler. Bu bakımdan, empati kişinin farklı olan ya da başka kültürden gelen insanlarla iyi geçinebilmesini sağlar (Goleman, 2003; Stein & Book, 2003). Empati kurabilmemiz için gerekli olan üç öğe vardır (Rogers, 1970, Kasatura, 2003):
* Empati kuracak kişi kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır.
* Empati kurmuş sayılmamız için karşımızdaki kişinin duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamamız gereklidir.
* Empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın karşıdaki kişiye doğru olarak iletilmemesi durumunda empati kurma sürecini tamamlamış sayılmayız.
Örneğin, bir arkadaşınızın patronuyla arası bozuk ve canı çok sıkkın, haksızlığa uğradığını düşünüyor ve hararetli bir şekilde derdini sizinle paylaşıyor. Siz, kendinizi onun yerine koyup neler hissettiğini anlayabilirsiniz. Onun duygularını içinizde hissedebilirsiniz. Ama, sıra bu durumu ona ifade etmeye geldiğinde, her şey yolundaymış gibi gülerek “halledersin, boş ver” diyebilirsiniz. İşte böyle davrandığınızda, yüzünüzdeki ifade, söylediğiniz söz ve içinizdeki duygular arasında bir çelişki ortaya çıkar. Dolayısıyla da doğru empati kurmuş, fakat bunu karşıdakine yeterince iletememiş olursunuz. İletme gerçekleşmediği takdirde empati tamamlanmış sayılmaz.
Duyguların dili
Duygularımızı hem sözlü olarak hem de sözlü olmayan yollarla dile getiririz. Ancak, çok nadir duygularımızı kelimelere döker, daha çok başka yollarla ipuçları veririz. Başkasının ne hissettiğini sezebilmenin anahtarı ses tonu, jest ve mimikler, yüz ifadesi, değişik duruşları ve beden hareketleri gibi sözsüz ifadeleri okuyabilmektir (Goleman, 1995). Bebekler ve küçük çocuklar konuşabilene kadar kendilerini bu yolla ifade ederler. Anne, ya da bebeğin bakımını üstlenen kişiler onun ihtiyaçlarını vücut dilini okuyarak anlar ve karşılarlar.
Duygusal Zeka araştırmacısı, psikolog Dr. Goleman’a göre akılcı zihin sözcüklerle ifade bulur, duyguların tarzı ise sözsüzdür. Kişinin sözleri; ses tonu, el-kol hareketleri veya diğer sözsüz yollardan ifade edilenlerle çelişiyorsa, duygusal gerçek, aslen ne söylediğinde değil, nasıl söylediğinde saklıdır. Yapılan araştırmalar, duygusal mesajların yüzde doksanının hatta daha fazlasının sözsüz olduğunu göstermektedir. Bu durumda, insanların bize ilettikleri en önemli mesajları anlayabilmenin ve dünyayı başka bir kişinin bakış açısından görebilmenin yolunun, sözlü mesajların yanı sıra –hatta daha çok- sözsüz mesajları tanımak, anlamak ve yorumlamaktan geçtiğini söyleyebiliriz.
Diğer taraftan kişiye empatik tepki vermenin de başlıca iki yolu vardır. Yüz ifadesini, bedeni kullanarak onun anlaşıldığını göstermek ve sözlü olarak onu anladığınızı ifade etmek... Ancak en etkili yol bu ikisini birlikte kullanmaktır (Kasatura, 2003).
“Empati” tanımını iyi anlamak gerekir...
Başarılı iletişimin güçlü aracı “empati” yanlış anlamalara da açık bir kavramdır. Bu konuda üç genel yanlış anlama bulunmaktadır (Stein & Book, 2003):
* Empati “iyi bir insan olmak” anlamına gelmez. Sadece iyi insan olmak adına düşünce ve duygularımızı karşımızdakine doğru ve açık bir şekilde anlatamıyorsak, bu durum başka insanların duygularını kendi duygularımız gibi benimseyip herkesi hoşnut etmeye çalışmak anlamına gelir - ki bu durum bir kabusu andırır ve hareket özgürlüğümüzü kısıtlar.
* Empati çoğu kez “sempati” ile karıştırılmaktadır. Aslında bu iki kavram birbirinden çok farklıdır. Karşımızdaki kişiye sempati duyuyorsak, onun hissettiği duyguların aynılarını hissederiz ve karşımızdaki kişinin ne düşündüğü ve hissettiğiyle ilgili örneğin, “ sınavı kazanmana sevindim”, “kitabını kaybetmene üzüldüm” gibi “ben” ve “benim” vurgusunu hissettiren kendi yorumumuzu ortaya koyarız. Yani sempati duyduğumuz kişiyi anlamamız ve kendimizi onun yerine koymamız şart değildir. Bunlar iyi niyetli yaklaşımlar olmasına rağmen karşı tarafı etkilemekte yetersiz kalır. Oysa ki empati kurduğumuzda karşımızdaki kişiyle aynı duyguları ve görüşleri paylaşmamız gerekmez, sadece onun duygularını anlamaya çalışırız. Diğer bir deyişle empatik cümleler “sen” vurgusunu taşır. Bu durumda sözlü ifadelerimiz “sınavı kazandığına seviniyor olmalısın”, “kitabı kaybettiğine üzülmüşsündür” gibi karşımızdaki kişiyi anladığımızı hissettirecektir.
* Empatik yaklaşım, karşıdaki kişinin duygu ve düşüncelerini koşulsuz olarak kabul etmek anlamına gelmez. Bu anlamda “empati kurmak” karşındakini anlamak ve anladığın şeye saygı duymak sürecidir.
“Anlayış sahibine yaşam kaynağıdır.” Hz. Süleyman
Empati, empatiyi kuran kişi için de önemlidir. Empatik olmanın kişiye kazandırdıkları bazı avantajları şöyle sıralayabiliriz:
* Diğer insanlarla daha çok yardımlaşır ve bu yüzden de çevreleri tarafından daha çok özlenir ve sevilirler.
* Ne zaman ve ne kadar konuşmaları gerektiğini, ne zaman geri çekilip, ne zaman hamle yapabileceklerini iyi bilirler ve sonuç her iki tarafında yararına olur.
* Olayları ve insanları okur, sağlam veriler toplar, önemli detayları fark ederek hareketlerini uyarlar ve böylece maksimum etki yaratabilirler.
* Farklı insanlar karşısında ne tür strateji ve taktikler kullanabileceklerini bilirler ve bu yüzden özellikle iş ilişkilerinde başarılı olurlar.
Empati geliştirilebilir...
Empati ölçülebilen ve geliştirilebilen bir beceridir. İşte size empati becerinizi geliştirebilmeniz için birkaç öneri...
* İyi bir dinleyici olun ve sadece cevap vermek için değil, anlamak için dinleyin. Anladığınıza emin olmak için sorular sorun.
* Sadece kulaklarınızla değil bütün duyularınızla dinleyin. Beden dili ve ses tonlarından iletişim halinde olduğunuz insanların duygularını okumayı deneyin. Farkettiğiniz duyguya neyin sebep olabileceğini anlamaya çalışın.
* Karşınızdaki kişinin derisinin altına girmeyi ve dünyayı onun gözleriyle görmeyi deneyin. Başkalarının duygu ve düşüncelerine saygı duyun.
* İnsanların sözlü olarak ifade ettikleriyle, beden diliyle ortaya koydukları duygular arasındaki uyuşmazlıkları fark etmeye çalışın.
* İletişim konusunda yaşadığınız olumsuz deneyimleri tekrar gözden geçirerek benzer durumlarla karşılaşmamak için bu deneyimlerden nasıl faydalanabileceğinizi düşünün.
* Kitap okurken veya film seyrederken karakterlerin neler hissettiklerini ve neden böyle hissedebileceklerini düşünün. Siz olsaydınız ne yapardınız?
Kolay gelsin _________________ "SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
www.barsakforum.com |
|
| Başa dön |
|
 |
rsevinc

Kayıt: 30 Arl 2007 Mesajlar: 2390 Konum: Kadıköy/İstanbul
|
Tarih: Pzr May 04, 2008 5:08 pm Mesaj konusu: Re: DUYGUSAL ZEKA |
|
|
KADINLARDA DUYGUSAL ZEKA; KADININ HAYATINDA DUYGUSAL ZEKA (EQ)’NUN ÖNEMİ
Geçen yazımızda iş hayatının acımasızlığından, rekabetin yoğunluğundan ve değişen koşullar içerisinde bir iş kadını olarak başarılı olmak ve fark yaratabilmek için yalnız eğitim, bilgi, tecrübe ve zekanın (IQ) yeterli olmadığından bahsetmiştik. İş hayatının bu rekabet ortamında, profesyonel iş kadını olarak bu farkı yaratmanın yolu eşitlenemez, rekabet avantajlarına sahip olmakla mümkündür dedik. Bu da yukarıda saydığımız özelliklerin yanı sıra kişinin tavır ve davranışları, iletişim becerileri ve kısaca EQ’ si yani duygusal zekasıdır.
Duygusal zekanın tanımı iki yıl öncesine kadar yapılamıyordu. Hepimizin fark ettiği bazı davranış şekilleri insanları başarılı olmaya götüren bazı yaklaşımlar izliyorduk. Ama bu ve benzeri özellikleri duygusal zekanın bir parçası olduğunu Amerikalı Yazar Daniel Galenan ortaya çıkıp da bu başlık altında toplayana kadar bilmiyorduk. Kişilerin matematiksel ve sözel yeteneklerinin, seviyelerinin çok iyi olması yetmiyor artık. Yale, Harvard gibi okullardan mezun olan okul birincisi kişilerin iş hayatında bazen iyi birer yönetici olamadıkları fark edildi. Eksik olan neydi? Uzmanlar baktılar, araştırdılar ve sonunda ortaya çıkan gerçek şuydu. Dünyaya ve olaylara, karşı tarafın bakış açısıyla bakamamak kişileri olaylara karşı tarafın gözlükleri yerine kendi gözlükleriyle bakmasından kaynaklanıyor. Sonuç olarak iletişim ve ilişkiler zayıflıyor, hatta bazen ilişkiler geri dönülemez noktalara kadar geliyor . Başka bir deyişle "Tanımak ve Yönetmek" insan kendini ne kadar iyi tanırsa o kadar iyi yönetir. Aynı zamanda karşısındaki kişiyi ne kadar iyi tanırsa o kadar iyi yönetir. Tüm bunlar içinde bir içsel güce ihtiyaç var o da kişinin özmotivasyonu. Kendini iyi tanımanın içerisine kişinin kendini nereye oturttuğu kendine ne kadar değer verdiği, yaşananlar kadar basit değil. Önümüze çıkan öylesine çok engel var ki! Nasıl aşacağız bütün bunları? İşte o noktada duygusal zeka yine devreye giriyor. Kendi motivasyonunuzu sağlamaktan ve o ruhsal enerjiyi açığa çıkarmaktan zorunluyuz. Kişi, bu sorumluluğu aldığı sürece etkili olmaktadır. Kişi yalnız kendini yönetmekten değil başkalarını da yönetmekten sorumludur. Başkalarının duygularını anlamak, dünyalarına girebilmek, onların baktıkları açıdan dünyaya bakabilmek. İşte buna "enpati" diyorlar. Bir kadın olarak ne kadar çok kişiye "enpati" yapmak zorundayız. Eşiniz, çocuklarınız, patronunuz, üstünüz ve altınızda çalışanlar. İşte bu konuda başarı kaydedebiliyorsanız eşitlenen rekabet avantajını yakalıyorsunuz. Stephan Covey diyor ki; "Önce anlamaya sonra anlaşılmaya çalış. Emerzon’ da anlaşılmak bir lükstür" der. Nasıl yapacağız? Bir sonraki yazımızda bu konuyu ele alacağız.
ÇOCUKLARDA DUYGUSAL ZEKA
Çocuklarımıza sınırlar koymakta karşılattığımız sorun, onla¬rın televizyon alışkanlıklarını incelediğimizde bariz bir açıklık ka¬zanır. Bence televizyonlar, tıpkı sigara paketleri gibi bir uyarı eti¬keti ile satılmalıdır. Televizyon izlemek sigara gibi ani fizyolojik zararlara yol açmasa da, çocuklukta aşırı yemek düşkünlüğünün artışındaki önemli etkenlerden olduğu ileri sürülebilir ve şüphesiz bu düşkünlük hastalıklara neden olur ve hayatı kısaltır.
Televizyon fiziksel olarak bağımlılık yaratmasa da, psikolojik bir bağımlılık oluşturma yeteneğini sorgulamak güçtür. Amerikalı¬ların alışkanlıkları üzerine bir ansiklopedi olan Peoplepedia tarafından yapılan bir ankette, binin üzerinde kişiye kendilerii tele¬vizyondan vazgeçmeye ikna edecek şeyin ne olduğu soruldu. Şaşır¬tıcı bir şekilde % 46’sı bir milyon dolardan az bir para için televiz¬yondan vazgeçmeyeceğini ifade etti ve ankete katılanların % 25’i bu miktar için bile bunu yapmayacağını söyledi.
Televizyon başlı basma kötü bir şey değildir ve DZ becerilerinin gelişmesini asıl engelleyen, televizyon önünde geçirilen pasif zamandır.
Amerikalı çocuklar haftada ortalama yirmi dört saat te¬levizyon seyrediyorlar; bu, haftada bir gün demek!
Aslında, çocuklarımız, televizyon izlemeye uyku hariç diğer etkinliklerden daha fazla zaman ayırıyorlar.
Ortalama düzeydeki çocuk beş yaşına geldiğinde ortalama üniversite öğrencisinin dört yıl boyunca okulda geçirdiği kadar bir zamanı televizyon izleyerek harcamış oluyor!
Uzmanlar aşırı televizyon izlemenin çocuklar için iyi olmadı¬ğını uzun zamandır savunsa da, birçok ebeveyn kendi televizyon bağımlılığı yüzünden çocuklarının televizyon önünde geçirdikleri zamanı denetleyememektedir. Bu, bir alkolikten ölçülü olmasını istemek gibi bir şeydir. Birçok ebeveyn televizyonun çok pahalı ol¬mayan bir bebek bakıcısı olduğunu keşfetmiştir. Ancak duygusal zekası yüksek çocuklar yetiştirmeye ciddi olarak niyetliyseniz çocuğunuzun televizyon izleme süresine katı sınırlar koymak zorundasınız.
Benim önerim, ailenizin günlük televizyon izleme süresini iki saatle kısıtlamanızdır. Bu süre kiralık video filmlerin ve oyunları da içermelidir). Bu sadece çocuklara değil, ailedeki herkese uygu¬lanmalıdır. Elinize televizyon programlarını alıp çocuklarınızla bir¬likte oturun ve izlemek istedikleri (sizin de onayladığınız) prog¬ramların seçiminde onlara rehberlik edin. Televizyon izlemek ço¬ğunlukla sadece zaman doldurmaya yarar; daha ileride göreceğiniz gibi, gerçekten de çocukları heyecanlandıracak çok fazla şey ver¬mez.
Başlangıçta çocuğunuzun televizyondan uzak geçirdiği zamanı Planlamanız gerekse de, TV’den bir kez soğuduktan sonra bu ko¬nuda yaratıcı olacaktır. Bir sonraki aşama, televizyon izlemenin yerini alacak etkinlikleri planlamaktır. Dama, satranç benzeri oyunları dolaptan çıkarın, kütüphaneye gidip birkaç kitap alın, üzerinde çalışılabilecek sanat tasarılarının ve hobilerin listesini çıka¬rın, çocuklarınızı spor programlarına kaydettirin. 8. Bölüm’de göreceğiniz gibi bilgisayar başında geçen zamanı televizyon izleyerek geçen zamanla eşdeğer bulmuyorum, çünkü bu pasif değil, aktif bir zamandır ve DZ becerilerinin öğretiminde büyük bir potansiyele sahiptir. Yine de, bilgisayarlar sadece sanal bir gerçeklik sunar ve çocuğa bir kucaklama hissi ya da bir top sahasının kokusunu veremezler, bu nedenle bilgisayar önünde geçirilen zaman da sınırlanmalıdır.
EVLİLİKTE DUYGUSAL ZEKA
Araştırmacılar, sorunların değil, davranış biçimlerinin evliliği bitirdiğini söylüyor.
Bütün aşkların tatlı başladığı gibi, bütün evlilikler de ’bir yastıkta kocamak’ için yapılıyor. Ancak büyük heyecanlarla yaşanan ilk beraberlikler ve o ilklerin dayanılmaz cazibesi zamanla yerini kavgalara, ayrılıklara bırakıyor. Nikah masasında söylenen ’evet’ler hayatınızda yeni açılan sayfanın da ilk sözcükleri olur. Sonra gelenekler, birbirine aşık insanların duygu yoğunluğuna karmaşa başlar. Zorunluluklar, sorumluluklar birbiri ardına dizilik. Hayatın akıp giden çarkına çelme takmaya uğraşırken, taraflar birbirlerini kimi zaman anlayamaz olur. Kısacası zaman içinde yaşınız, çevreniz ve deneyimlerinizle değişirsiniz. Bu değişimleri yumuşak geçişlerle evliliğinize taşımayı beceremezsiniz. İşte bu noktada duygusal zeka denilen sihirli değnek devreye girip, görevini üstlenir. Duygusal zeka konusunda araştırmalar yapan psikologlar bu sihirli formülü bakın nasıl anlatıyor.
Evlilikte duygusal zekanın her zaman devrede olması gerekir. Eşler arasında evlilik içi sorunlar yaşanıyorsa, önce kendi analizlerini yapmaları şarttır. Duygusal zeka uyuduğu zaman, sorunlar bir çığ gibi büyümeye başlar.
Evlilik sonrası
Evlilik kanunlar önünde pekiştirildikten sonra, evlilik sürecinde birden fazla boyut başlıyor. Evliliğin sosyal boyutu, evliliğin kuralları, evlilikteki roller ve evliliğin duygusal boyutu. Evlilik terapilerine başvuran çiftlerde, en çok rastlanan sorunların başında, eşler arasındaki iletişim sorunu ve bu iletişimsizlikten doğan problemler geliyor. İşte bu noktada duygusal zeka önem taşıyor.
Duygusal zeka olarak adlandırdığımız, karşı tarafı anlayabilme, algılayabilme ve aynı zamanda da kişinin kendi duygularını ifade edebilme becerisidir. Toplumumuzda kişileri duygusal ve mantıklı olarak iki gruba ayırıyoruz. Üstelik mantıklı olarak nitelendirilen kişilerden övgüyle, diğerlerinden de eleştiri ile söz ediyoruz. Oysa ki, her alınan kararın altında duygular yatıyor. İnsan kendisine yapılan bir harekete cevap vermeden önce duygularına başvurur. Duygusundan aldığı mesajla düşüncesini geliştirir, sonunda da bu düşüncesini eyleme döker. Bu gerçeği göz önüne alırsak duygusal insan, mantıklı insan ayrımına gitmemek gerektiğini görürüz.
Öncelikle zeka bir bütün olarak ele alınırdı. Son yıllarda zekanın birden fazla alanda işlevsel olduğu ortaya çıktı. Bu açıdan baktığımızda evliliklerde duygusal zekanın ne kadar gerekli olduğunu görüyoruz. Bu evlilikte duygusal zekanın varlığı, uyumu son derece olumlu etkiliyor. Evlilik terapilerinde çiftler terapi süresince bu alandaki boşlukları çok iyi fark edebiliyorlar. Bir anlamda empati kurmayı da denemiş oluyorlar. Empati; bir kişinin diğer kişinin yerine bir an için geçerek, onun gibi hissetme ve onun gibi algılama becerisi. Yani, bir başkasının gözleriyle dünyaya bakmak ve bir başkasının duyguları ile bir an için yaşamaktır. Eşinin üzüldüğü herhangi bir olayı saçma bulan eş, eğer duygusal zekasını işin içine sokarsa, söz konusu olan üzüntünün hiç de saçma olmadığını farkeder. Kırıcı, yıpratıcı bir çok konuşmanın ve davranışın da bu şekilde önüne geçilmesi mümkün olacaktır.
Şikayet nedenleri
* Eşim beni anlamıyor.
* Eşim bana sevgi sözcükleri söylemiyor.
* Eşimle duygularımı paylaşamıyorum.
* Eşim benimle sohbet etmiyor.
* Eşim bana zaman ayırmıyor, başbaşa kalmıyoruz.
* Eşim benim ilgilerime karşı ilgisiz.
* Eşim çok duyarsız biri.
Anlaşılmak için
* Acımasız eleştirilerden kaçınmak, duygusal zekayı öne çıkarmak.
* Birbirlerinin duygularına karşı açık ve duyarlı olmak.
* Hayatın koşturmacası yanında birbirine zaman ayırmayı başarmak.
* Aynı evde yaşayan iki yabancı konumuna düşmemek.
* Her zaman ve her koşulda duyguları uzakta tutmadan gözlem yapmak.
Boşanma riski artıyor
Uzmanlara göre, boşanma oranlarında yükseliş durmasına karşın, yeni evli çiftlerin boşanma riski artıyor. Evliliği kurtaran veya yıkan etkenler çiftler arasındaki sorunlardan değil, bu sorunların tartışılmasından kaynaklanıyor. Evliliğin tehlikede olduğunu haber veren erken uyarı işareti, insafsız eleştirilerle göz ardı ediliyor. Mutsuz çiftleri bile, bir arada tutan sosyal baskılar giderek azalıyor. Evlilikler eşler arasındaki duygusal güçlerle kurtulacaktır. Duygusal zeka (EQ) bu dönemde kurtarıcı bir rol üstleniyor. _________________ "SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
www.barsakforum.com |
|
| Başa dön |
|
 |
|
|
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|
|