www.barsakforum.com Forum Ana Sayfa www.barsakforum.com
İnflamatuvar Barsak Hastalıkları ve Biz

Barsakforum Radyo

Boğaziçi Üniversitesi Desteğiyle Radyomuz Yayında  
www.barsakforum.com Forum Ana Sayfa

ibh - inflamatuvar barsak hastalığı ( ülseratif kolit crohn )    ibh da yaşam    ibh da kullanılan ilaçlar    ibh ve psikoloji    hastalık teşhis ve tedavi yöntemleri    şifalı bitkiler - takviye besinler ve diyet       kendimizi tanıtma tanışma hastalık hikayeleri

Anasayfa Forum Üye Listesi Profil Özel Mesajlar S.S.S Arama Giriş

Mutluluk insanoğlunun içinde saklıdır
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3
 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    www.barsakforum.com Forum Ana Sayfa -> Kitap - Dergi - Şiir - Resim
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
imre
Süper Moderatör


Kayıt: 15 Nis 2008
Mesajlar: 1406
Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit

MesajTarih: Prş Eyl 17, 2009 10:01 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder


İhlâs sahibi insan

Ömer Baba'nın Gündemi
İHLÂS

Her zaman olduğu gibi yine o güzel insanla birlikteyim. Onun nurlu yüzünü görünce sevinçten içim içime sığmaz oldu. O ise her zaman olduğu gibi beni sevgiyle karşıladı. Gösterdiği yere oturdum. Halimi hatırımı sordu, bende adetten olduğu üzere iyi olduğumu söyledim. Fırsatı ganimet bilerek de:

— Efendim, ben her işimi saf, katışıksız ve karşılık beklemeden yapmak istememe rağmen başaramıyorum. Bu konuda ne yapabilirim?

— Çok güzel bir konuya temas ettin. Her hangi bir işin, bir ibadetin, bir hayrın hiçbir menfaat düşünmeden, sırf Allah rızası için yapılmasına ihlâs denir. İnsanlar için üç mertebe vardır. İlim, amel ve ihlâs. Birey önce ilim öğrenmeli, öğrendiği ilmi içine sindirmeli. Öğrendiğini iyice anladıktan sonra onunla amel etmeli. Birey öğrendiği ilim ile amel ettikçe ilmi kalbine akseder ve o kişi ihlâs sahibi olur. Bu ihlâslı kişi iyi işler yaparak insanlara yardımcı olur ve bundan büyük manevi haz duyar. Göründüğü gibi olur, olduğu gibi görünür.

— Günümüzde bu sizin anlattığınız anlamda ihlâs sahibi insanlar var mıdır?

— Her geçen gün ihlâs sahibi insanların hasretini daha çok çekmekteyiz. Günümüz insanı Allah için yaptığı ibadetine dahi riya karıştırarak ihlâstan uzaklaşmaktadır. Nam, şöhret, şahsi menfaat duygularıyla çalışan ve dünyanın merkezinde kendilerini gören insanlar çoğaldı. Her şeyin en iyisini, en doğrusunu onlar bilirler ve başkaları hiçbir şeyden anlamaz diye düşünürler. Kur’an’ı bile kendi menfaatlerine göre yorumlarlar. Bunlardan bazıları iktidar mevkiine gelince yaptıkları her işten dolayı takdir edilmeyi ve alkışlanmayı beklerler. Bekledikleri alkış ve övgüyü bulamadıkları takdirde kırılırlar. Bu nedenle en mühim hizmetleri bile yarım bırakabilirler.

— Kimin ihlâslı, kimin ihlâssız olduğunu nasıl bileceğiz? İhlâs kalpte olan bir duygu değil mi?

— İhlâs ve iman sahibi insanın yol göstericisi Allah’tır. Asırlar boyunca ihlâslı devlet ve ilim adamları, milletlere ve insanlığa unutulmaz hizmetler yapmışlardır. Bunlar yaptıkları her şeyi çıkar peşinde koşmadan, ideal olarak yapmışlardır. Yaptıkları işi ihlâsla yaptıkları için yüzyıllardır rahmetle anılmaktadırlar. Yalancı, riyakâr ve kötü niyet sahibi olan insanların yaptığı çok işten, iyi niyet sahibi insanların yaptığı az iş daha hayırlıdır.

— Bir kişiye insanların aşırı iltifat etmesi, onun ihlâsına zarar verir mi?

— İhlâslı kişi dalgın bir zamanında olur da yapılan iltifatlardan zevk alacak olursa, ihlâsı yok olur. Ünlü sufi Bayezid-i Bestami Hicaz bölgesine ziyaret için gittiğinde, “Bayezid geldi” diye ilan edilmesi üzerine bütün halk onu karşılayarak izzet ve ikram ile şehre getirmek istedi. Bayezid’in gönlü, halkın güzel muameleleri ile meşgul olmaya koyulunca Hakk’tan uzaklaştığını, fikir ve halinin dağıldığını fark etti. Bu durumdan kurtulmak için, vakit Ramazan olmasına rağmen, heybesinden ekmek çıkararak yemeye başladı. Bu durumu gören insanlar, Bayezid’i yalnız başına terk ederek ondan uzaklaşıp işlerine koyuldular. Onu karşılamaya gelenler belki ona kızdılar ve onu aşağıladılar ama o, ihlâsını kurtarmış oldu. Allah hepimize ihlâslı güzel işler yapmayı nasip eylesin.

Allah yar ve yardımcınız olsun.
_________________
(.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .)
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
imre
Süper Moderatör


Kayıt: 15 Nis 2008
Mesajlar: 1406
Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit

MesajTarih: Çrş Eyl 23, 2009 1:18 am    Mesaj konusu: Güvenilir kişi olmak Alıntıyla Cevap Gönder

Ömer Baba'nın Gündemi
GÜVEN

Hz. Ömer’in halifeliği zamanında Medine’ye Bizans Kralı’ndan bir elçi gelir. Halife ile görüşmek istediğini söyleyince onu bir ağaç gölgesinde, toprak üstünde oturan Halife’nin yanına götürürler. Hz. Ömer elçiyi hoşça karşılar ve oturması için yer gösterir. Elçi toprak üstünde oturan bir devlet başkanını görmenin şaşkınlığını üzerinden atınca Halife’ye getirdiği mektupla birlikte küçük bir şişe de verir. Halife “Bu nedir?” diye sorunca elçi, “Efendim o şişeyi size kralım gönderdi. İçinde, bir damlası bir anda bir kişiyi öldürecek kudrette zehir vardır. Bizim kralımız kendine muhalif olanları bu zehirle ortadan kaldırır” der. Halife Hz. Ömer, “Bu ne kadar çirkin bir hareket, hiç kimsenin bir başka insanı böyle bir nedenle öldürme hakkı olmamalı” der ve elindeki zehir şişesini “Bismillah” diyerek içer. Elçi, Hz. Ömer’in zehri içtiğini görünce korkusundan bayılır. Çevresindeki insanlar onu ayıltırlar. Elçi, Hz. Ömer’i sağlıklı olarak ayakta görünce şaşkınlığı bin kat artar ve “Efendim bu nasıl olur? Bunun bir damlasının bile sizi öldürmesi gerekirdi” diyince Hz. Ömer, “Benim Allah’ıma öyle bir iman ve güvenim var ki; O’nun izni olmadan hiçbir şey beni öldüremez” der. Bu olay insanların inandıkları şeye, kalben güvenip dayanmalarına en güzel örnektir. Güvenmek ve güvenilir bir kişi olmak İslam dininin önem verdiği ahlak kurallarından biridir. İnsani ilişkilerde bir başkasına güvenerek bağlanmak çok önemlidir.

Aristo’nun talebesi Büyük İskender’in, “Orduma öyle derin güvenim var ki; bütün zaferlerimin anahtarı budur” sözü çok meşhurdur. İskender, İran Kralı Dara’nın ordusunu perişan edip Toros dağlarını aşarken bir deredeki su içine düşer. Çok terli olduğundan üşüterek hastalanır. Özel doktoru Filip, onun hastalığını acil olarak tedavi edecek bir ilaç hazırlar ve İskender’e verir. Tam içeceği sırada birisi İskender’e bir mektup verir. Mektupta “Sakın doktoruna güvenip de verdiği ilacı içme, o seni zehirlemek için İranlılardan para aldı ” diye yazılıdır. İskender yanındaki adamlarına o kadar güvenmektedir ki; ilacı içer ve mektubu doktoruna uzatır. Kısa bir süre sonra da sağlığını kazanarak yeniden fetih yolculuğuna devam eder.

Günümüzde, insanlar artık birbirine güvenmez oldular. Devlet adamları millete, millet ise devlet adamlarına güvenmemekte. İşveren işçisine, işçi ‘sömürülüyorum’ diye işverenine güvenmemekte. Toplumun her kesiminde güvensizlik hâkim durumda. Hâlbuki en küçük alışverişlerimizden en büyük devlet işlerimize kadar insanlarımızın içine güven hissinin yerleşmesi gerekir. Eğer toplumumuzda başkalarına güvenen ve güvenilir insanlar çoğunlukta olursa birçok sosyal problem kendiliğinden hal olur. Çocuklarımıza ve gençlerimize iyi bir gelecek istiyor isek, özgüveni olan ve başkalarına da güvenmesini bilen bireyler olarak yetiştirmeliyiz.

Allah yar ve yardımcınız olsun.
_________________
(.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .)
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
imre
Süper Moderatör


Kayıt: 15 Nis 2008
Mesajlar: 1406
Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit

MesajTarih: Prş Ekm 01, 2009 8:29 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Sebatkâr olmak

Ömer Baba'nın Gündemi
SEBAT

Sebat, lügatte ‘yerinden oynamamak, dayanmak, kararlı olmak’ gibi anlamlara gelir. Sebatkâr ise ‘yerinden oynamaz, ahdine ve sözüne sadık kişi’ anlamına gelir.
Çokça şahit olduğumuz bir durum vardır.

Çevremizde birçok çalışkan, dürüst ve iyi niyetli insanın, çok çalıştığı halde başarılı olamadığını görmekteyiz. Belki başarılı olurum diye de sık sık iş değiştirdiğini görürüz. Girdiği her işte de aynı neticeye ulaştığı için çok üzülür ve hayatına küser. Küskünlüğünün sebebini soracak olursanız, “Hiç denemediğim iş kalmadı, hiçbirinde de başarılı olmadım” diye dertlenmeye başlar. Eğer dikkat ederseniz başarısızlığının sebebini söylediği sözcüklerin içinde olduğunu görürsünüz. “Hiç denemediğim iş kalmadı” demesi, o kişinin yaptığı herhangi bir işte sebat etmediğini gösteriyor.

Yaptığı işte başarılı olmak isteyen birey ne istediğini ve amacının ne olduğunu iyice belirlerse, sebat eder ve çok çalışarak amacını gerçekleştirir. Amacı ve ne istediği belli olmayan bireyler ise büyük bir heyecanla başladığı işi bir müddet sonra sıkılarak veya usanarak terk eder.

Yarınından ümidi olmayanlar işlerinde sebat edemez ve başarılı da olamazlar. İnançlı insanlar Allah’tan ümit kesilmez inancına sahip oldukları için sebat edici olur ve başarıyı yakalar.

Bir bilgeye:

- “Senin bunca bilgiyi öğrenmene sebep ne oldu?” diye sorulunca,
- “Bir kedi oldu” dedi.
- “Nasıl oldu” diye sorduklarında ise,
- “Kedi tarafından kovalanan fare bir deliğe girerek saklandı. Kedi ise bıkıp usanmadan gözlerini dahi kırpmadan farenin girdiği deliği izlemeye aldı. Bir müddet sonra kedi gitmiştir düşüncesiyle fare delikten çıktı ve beklemede olan kedi onu avladı. Gördüğüm bu olaydan sonra yaptığım her işte sebatlı oldum. Sebat edince de başarılı oldum” dedi.

Tarihte ‘büyük adamlar’ diye isimlendirdiğimiz insanların, önlerine çıkan engelleri aşmak için çok çabaladığını ve sebat ederek başarıya ulaştığını görürüz. Yoldaki engeller, ümitsizliğe, yılgınlığa değil daha fazla çalışma ve gayrete sebep olur. Tasavvuf düşünürlerinin, “Eğer yürüdüğünüz yolda, güçlük ve engel yok ise, iyi bilin ki o yol sizi bir yere götürmez” sözleri çok güzeldir. Engel ne kadar büyükse başarıda o kadar büyük olur. Hep işe başladığımda, “Allah’ım tembellik ve tahammülsüzlükten sana sığınırım” diye dua ederim.

Hayat yolunda engelleri aşmada sebatkâr olmanızı ve başarıya ulaşmanızı diliyorum.

Allah yar ve yardımcınız olsun.
_________________
(.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .)
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
imre
Süper Moderatör


Kayıt: 15 Nis 2008
Mesajlar: 1406
Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit

MesajTarih: Sal Ekm 06, 2009 10:52 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Öğretim çeşitleri

Ömer Baba'nın Gündemi


Bazı öğreticiler insanlara anında ve çok kısa zamanda öğrenmesi gereken şeyleri çok kapsamlı olarak öğrettiklerini, hatta kısa sürede içgüdüler ve sezgiler kazandırabileceklerini savunurlar. İnsanların birçoğu haris ve aceleci olduğundan bu kısa yol olan öğreti biçimini seçer. Bu öğreti şeklini seçenler özü değil sadece kabuğu öğrenebilirler. Öğretilen ve öğrenilenden amaç, sadece menfaat temin etmektir. Öğretilen bilgiler öğrenen kişiyi tatmin etmediği gibi, egosunu ve hırsını kamçılar. Hayatı boyunca ben merkezli yaşar. Ne ailesiyle ne de toplumla uyumlu yaşayamaz. Kendisine öğretilenler de köklü olmadığından kısa zaman sonra değerini kaybeder. Kısa zamanda edinilen bilginin ömrü de kısa olur.

Bir başka öğretim yolu da, uzun zaman dilimi içinde azar azar öğrenilen ilimdir. “Damlaya damlaya göl olur” atasözümüzde olduğu gibi zaman içinde neredeyse farkına varılmadan, bir araya gelen küçücük bilgi ve deneyim parçacıklarından oluşturulan öğretim şekli. Bu öğreti şekli tıpkı okyanuslardaki mercan adalarının oluşumuna benzer. Birlikte yaşayan gözle görülemeyecek kadar küçük olan poliplerin çıkardıkları kalkerlerin birikmesinden nasıl adalar oluşuyorsa, bu yolu seçenler de çok değerli ilimlere sahip olabilirler. Bu öğreti yolunu seçenler dahi zaman zaman sabırsızlık gösterebilirler. Bu konuyla ilgili olarak Yunus Emre’ye ait şöyle bir hikâye anlatılır.

Yunus’un annesi topladığı alıçları oğluna verdi ve “Yunusum, bunları kasabaya götür sat, karşılığında aldığın parayla da sabun al” dedi. Yunus alıç heybesini sırtına alarak kasabanın yoluna koyuldu. Kasabaya girdiğinde yaşlı bir adamla karşılaştı. Yaşlı adamla Yunus arasında söyle bir diyalog gelişir. Yaşlı adam Yunus’a:

— “Ne satıyorsun?” diye sordu. Yunus da:
— Alıç satıyorum.
— Alıçlarına karşılık olarak sana himmet versem alıçlarını bana verir misin?
— Vereceğin o himmet dediğin şeye sabun gelir mi?
— Hayır gelmez.
— Öyleyse sana veremem çünkü annem sabun almamı istedi.

Bu konuşmadan sonra ayrılırlar. Yunus pazaryerine vardı ve alıçlarını satmaya çalıştı. Ne hikmetse alıçlarını almaya hiç müşteri çıkmadı. Akşam üzeri tekrar yaşlı adamla karşılaşır. Yaşlı adam:

— Görüyorum ki alıçlarını satamamışsın, sana on himmet vereyim alıçlarını bana ver.
— Amca neden beni anlamıyorsun, senin himmetine sabun gelmiyor ki.
— Oğul bugün cömert günümdeyim alıçlarının her tekine bir himmet vereyim.
— Amca hiç boşuna ısrar etme veremem.
— Sen bilirsin oğul, haydi sana iyi pazarlar.

Yaşlı adam gidince Yunus biraz daha durur, gün kararınca eve döner. Annesine hikâyesini anlattığında annesi, “Oğlum neden himmeti almadın, çabuk git ver alıçları, himmeti al da gel. Sakın almadan gelmeyesin” der. Yunus tekrar heybesini sırtına atar, kasabaya gelir, yaşlı adamı sorup soruşturarak evini bulur. Eve gider, kapıyı çalar yaşlı adam kapıyı açınca Yunus çok sevinir ve:

— Alıçları getirdim ver himmeti de gideyim
— Artık ben alıç almaktan vazgeçtim.
— Ama nasıl olur sabahtan beri almak istiyordun.
— Evet, ama şimdi istemiyorum.
— Annem bana himmeti almadan gelmeyesin, dedi.
— Öyleyse gel dergâhımızda hizmet ederek himmeti hak et.

Yunus bu teklifi kabul eder ve dergâhta kalır. Yaşlı adam, Yunus Emre’nin şeyhi Taptuk Emre’dir.

Yunus, uzun süre dergâhta hizmet etti. Bu hizmeti sırasında birçok bilgiler ve deneyimler edinmişti. Kendi kendine, “Ben burada boşuna zaman harcıyorum. Bu zat bana himmet verdi ben almadım. Demek ki artık benim bu kapıda nasibim yok. Nasibimi başka kapıda aramalıyım” diye düşündü. Taptuk Emre’ye haber vermeden dergâhı terk etti. Nereye gideceğini bilmeden rastgele bir yola koyuldu. Üç dört gün yol almıştı ki ansızın bir yağmur bastırdı, hemen yakındaki bir mağaraya sığındı. Mağarada derviş giysileri içinde iki kişi daha vardı. Selam verdi ve yanlarına oturdu. Yağmur uzun süre devam etti ve akşam oldu. Dervişlerden biri, “Çok acıktık, rabbimizden mevhibe isteyelim” der ve cübbesini başına çeker bir müddet bekledikten sonra bir kap yemek cübbesinin altından çıkararak ortaya koyar. Diğer derviş de aynı şekilde yaparak bir kap yemek de o ortaya koyar. Dervişler Yunus’a, “Haydi derviş kardeş sen de nasibini istede yemeğimizi yiyelim” derler. Yunus ilk defa böyle bir olayla karşılaşmaktadır. Hiç böyle bir deneyimi yoktur. O da cübbesini başına çeker ve ağlamaya başlar ve “Yarabbi beni bu utançtan kurtar. Hiç hak etmediğim halde derviş kisvesine büründüm. Sana söz veriyorum buradan ayrılır ayrılmaz bu kisveyi çıkarıp atacağım. Bu dervişlere her neyin yüzü suyu hürmetine birer kap yemek ihsan ettin ise bana da o zat hürmetine ihsan eyle” diye dua eder ve hiçbir şey ummadan cübbesini açar. Yunus’un önünde iki kap yemek vardır. Dervişler bu işe şaşırmışlardır ve Yunus’a “Sen nasıl dua ettin ki sana iki kap verildi, lütfen bize de o duayı öğret” derler. Yunus “Önce siz söyleyin” deyince dervişler, “Taptuk Emre Hz. yanında Yunus diye bir derviş vardır. Onun hizmeti çok meşhurdur biz o dervişin yüzü suyu hürmetine istedik” derler. Yunus ağlayarak yerinden kalkar ve “Yunus benim” diyerek yağmura rağmen mağarayı terk eder ve dergâha döner. Merak edenler hikâyenin devamını Yunus Emre’yi anlatan kitaplardan öğrenebilirler. Bu hikâye ile sofilerin, uzun zaman süreci içinde dergâhta, farkında olmadan birçok ilmi ve deneyimi öğrendiklerini anlatmak istedim. Uzun da olsa, zor da olsa bu öğretim yolunu tercih edenler hayatta çok başarılı oldukları gibi insanlara da çok faydalı olurlar. Büyük sanatkârlar, büyük şairler, büyük düşünürler hep bu öğrenim şeklini tercih etmişlerdir.

Öğrenmeniz ve öğrendiğinizle yaşamanız konusunda Allah yar ve yardımcınız olsun.
_________________
(.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .)
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
imre
Süper Moderatör


Kayıt: 15 Nis 2008
Mesajlar: 1406
Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit

MesajTarih: Pzr Ekm 18, 2009 9:17 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Hakikati arayış

Ömer Baba'nın Gündemi
KUŞLAR MECLİSİ

Feridettin Attar, 12. yüzyılın ikinci çeyreğinde İran’da Nişabur yakınlarında doğdu. En büyük tasavvuf düşünürü ve şairidir. Ben sizlere 5 bin beyitten oluşan “Mantık Al-Tayr” kuşların dili kitabından bahsedeceğim. Bu kitap hakikati arayışa dair üstün değerleri, kuşların dilinden mecazi ve şiirsel olarak anlatır.

Hikâyenin planı aslında çok basittir. Kuşlar, dünyada bir krala sahip olmayan tek hayvan topluluğu olduklarının farkına varırlar. Bu amaçla bir meclis kurar ve “Bizim neden bir kralımız yok?” diye birbirlerine sormaya başlarlar. Bu mecliste bulunan, daha önce Hz. Süleyman’la Saba Melikesi arasında mektup taşıyan Çavuşkuşu, kuşların bir kralının olduğunu ve isminin de “Simurg” olduğunu söyler.

Kuşların kralı olan “Simurg” çok uzaklarda yaşar. Ona ulaşmak için dünyanın öbür ucundaki Kaf Dağı’nın öbür ucunda bulunan yedi vadinin geçilmesi gerekir.

Önce kralı bulmaya istekli görünen kuşların çoğu, mesafenin uzunluğunu duyunca mazeret bulup bu zor yolculuktan vazgeçer.

Çavuşkuşu, her kuşun mazeretlerini ve endişelerini can kulağı ile dinler. Bazılarına direkt, bazılarına da güzel hikâye ve öğütlerle cevap verir. Kuşları Kral “Simurg’u” aramaya ikna eder.

Seyahati seçen kuşlar, çok kısa zamanda çetin engellerle karşılaşır ve iradeleri zayıflar. Çavuşkuşu, kuşları motive etmek amacıyla vadilerde nelerle karşılaşacaklarını hikâyelerle anlatır. Bütün bu uyarı ve öğütlere rağmen kuşlar yol boyu dökülürler. Serçe kuşu darıyı görünce darıya, karga cifeyi görünce cifeye, kartal leş görünce leşe iner. Hatta bülbül, gülü görünce aşkı depreşir iner. Tavus kuşu manzarası çok güzel bir yer görünce cennet sanıp iner. Kaz, suyu görünce abdest alıp ibadet yapmak bahanesiyle iner. Keklik, dağlar üzerinde uçarken gözüne ilişen parlak taşları mücevher sanarak iner.

Binlerce kuştan sadece otuz kuş “Simurg”un sarayına varmayı başarır. Kuşlar sarayın giriş kapısına geldiklerinde içeri alınmazlar, hatta geri dönmeleri söylenir. Ancak bu da onların yolculuklarını tamamlamaktaki azim ve kararlılıklarını ölçmek için bir testtir. Kuşlar geri dönmeyi reddederler. Huzura çıkmak için ısrar eder ve sabırla beklerler.

Yolculuğu ve son testi başarıyla bitiren otuz kuş amaçlarına erişerek “Simurg”un huzuruna çıkarılırlar. O zaman da “Simurg”un aslında kendileri, kendilerinin de Simurg olduğunu anlarlar. Bu yolculuğun sonunda çok üstün bilgiler, sırlar ve itaatli ruh hali edinirler.

Kuş sembolü, yüzyıllardır aynı bir kuş gibi kafeslenebilen veya özgürce uçabilen insan ruhuna dair bir sembol olagelmiştir.

Bazı gençler bir araya geldiklerinde yaşamlarında başarılı olmak istediklerini dile getirirler. Ancak içlerinden birini çavuşkuşu gibi kendilerine rehber ve lider olarak seçerlerse başarıya doğru yola çıkarlar. Asıl sınav yukarıda da anlattığım gibi yolculuk sırasında başlar. Yola çıkan kişi eski yaşam alışkanlıklarından, takıntı ve sevdalarından feragat etmelidir. Bu feragat’i sevgi ve ideal için yaparlarsa gelecekte mutlaka aradıklarını bulurlar.

Bu yolun hiç değişmez koşulu, lider seçilen kişinin bütün arkadaşlarını sabırla ve can kulağı ile dinlemesidir. İyice dinledikten ve anladıktan sonra onlara güzel örneklerle, işin inceliğini anlatmalıdır. Arkadaşlarına “Siz nasıl bilmezsiniz, niçin yapamıyorsunuz?” deme lüksüne sahip değildir. Çünkü arkadaşları büyük bir özveriyle onu kendilerine lider seçmişlerdir.

Seçenlerin de, seçilene itaat etmesi gerekir. Hem lider seçip hem de, “Ben kendi başıma her şeyi başarırım” demek, bu yola uygun düşmez. Bunu yapan kişilerin yolda dökülen serçe, kartal ve kargadan farkı kalmaz.

İş hayatına atılan gençlere öğüdüm, sabırla, sebatla ve sevgi ile işlerine sarılmaları ve başarıdan başarıya koşmalarıdır. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var” atasözünde olduğu gibi, birlikte oldukça, güç birliği yaptıkça ve birbirinizin haklarına saygı gösterdikçe hayatınız boyunca başarılı olursunuz. Her neyi hedefliyorsanız mutlaka ona ulaşırsınız. Topluluktan yani kader birliği yaparak aynı hedef için yola koyulduğunuz arkadaşlarınızla giderken önünüze cennet de çıksa dönüp bakmayın, çünkü o aldatıcı ve yanıltıcıdır. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Sizlere tavsiyem irade gücünüzü, enerjinizi işinize verin, boş işlerle meşgul olmayın. Sizi yolunuzdan geri koyacak hiçbir şeye iltifat etmeyin.

Bazı insanlar “Ölmek var dönmek yok” diyerek ipek böceği gibi çalışır, çok güzel bir koza üreterek ölse bile gam yemez. Bazıları da örümcek gibi kendi menfaati için çok güçlü ağlar örer. Amacı başka yaratıkları avlamak ve onlardan faydalanmaktır. Ama ilahi cilve bize öyle göstermiştir ki, örümceklerin birçoğu kendi ördükleri ağlara takılır ve kurtulamayarak ölürler. Gerilerinde ise temizlikçilerin süpürüp atacağı pislikleri kalır.

Hepinize hayatınızda üstün başarılar diliyorum. Allah yar ve yardımcınız olsun.
_________________
(.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .)
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
imre
Süper Moderatör


Kayıt: 15 Nis 2008
Mesajlar: 1406
Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit

MesajTarih: Prş Ekm 22, 2009 8:09 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Aradığını bilmek

Ömer Baba'nın Gündemi



Bilge olan Çavuşkuşu ve diğer kuşlar bu vadide toplandıklarında, Çavuşkuşu diğer kuşlara yardımcı olmak amacı ile krala gitmenin gerekli olduğunu ama bunun için istekli olmalarının şart olduğunu anlatır.

Kuşların önce ne istedikleri, neden istedikleri önemli olduğundan Çavuşkuşu onlara kralın cömertliğinden, sevgisinden, merhametinden bahsetti. Sonra onlara, O’na nasıl gidileceğini anlattı. Arayanın aradığını mutlaka bulacağını söyledi. “Arayan belasını da Mevla’sını da bulur” atasözünü söyleyerek kuşları yüreklendirdi.

Kuşlar bu vadide bütün güçlükleri aşmak için gayret ederek tüm dünyadan, mülklerinden ve sevdiklerinden feragat ettiler. Onlar kendilerini hepten kendi aradıklarına adadılar.

Mecnun ve Leyla ile ilgili şöyle bir hikâye anlatılır. Mecnun bir gün elekle kum eliyormuş. (Kum eleği: Bir buçuk metre yüksekliğinde, bir metre genişliğinde telden eleğin, tahta ile çerçevelenmiş halidir. Bu eleğin arkasına bir destek verilerek dik durması sağlanır. Kürekle alınan kum veya toprak bu eleğin üzerine atılarak iri kısmı ön tarafa, iyi kısmı geri tarafa dökülür.) Mecnun eleğe kürekle her kum atışından sonra eleğin arkasına, bir şey arıyormuş gibi bakarmış. Mecnun’u tanıyanlardan biri:

— “Sen ne diye ha bire eleğin arkasına bakıyorsun orada ne arıyorsun?” diye sormuş. Mecnun ise hiç tereddütsüz:
— “Leyla’yı arıyorum” demiş. Adam ise:
— “Yahu ne tuhaf adamsın. Leyla dediğin bir hanımefendi, o kumların içinde ne gezer!” deyince Mecnun:
— “Ben onu her yerde ararım, aramadığım hiçbir yer yok ki” demiş.

Benim kanaatim günümüz insanı ne aradığını bilmiyor, hatta bilmediğini de bilmiyor. Buna rağmen biliyormuş gibi yaşıyor. Gerçeği arayan ancak gerçeği arayıp bulan kişinin tecrübesinden faydalanmalı. “Ben kendi başıma arar bulurum” diyerek kendinizi sakın aldatmayın. Bir bilenin (Çavuşkuşu) rehberliğinde yola koyulanlar kuşlar meclisinde olduğu gibi Simurg’a ulaşırlar. Kendine Çavuşkuşunu değil de kargayı rehber edinenler de ancak karganın ulaştığı pisliğe ulaşırlar.

Allah, ne istediğini, niçin istediğini bilerek arayışa çıkan, sevgiyi ve sevgiliyi bulan kullarından eylesin.

Allah yar ve yardımcınız olsun.
_________________
(.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .)
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
imre
Süper Moderatör


Kayıt: 15 Nis 2008
Mesajlar: 1406
Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit

MesajTarih: Pzr Ksm 15, 2009 11:16 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Sevgi ve aşk

Ömer Baba'nın Gündemi
KUŞLARIN İSTEK VADİSİ II

Hz. Ömer bir gün namaz kılmak amacı ile Mescidi-i Nebeviye girer. Mescitte inleyerek sızlayarak iki kişi seslice dua etmektedir. Sessizce, dua yapanlardan birinin yanına yaklaşır ve yapılan duayı dinler. Adam “Allah’ım ben falan kadına âşık’ım lütfen onu bana ver” diye dua ediyor ve gözlerinden yaşlar döküyor. Ömer ikinci dua eden şahsın yanına da sessizce yaklaşır ve onun da “Allah’ım, ben sana ve Resulüne âşık’ım lütfen beni senden ve Habib’in Muhammed’den ayırma” diye ağlayarak dua ettiğini duyunca şaşkına döner. Her konuda olduğu gibi bu konuyu da Peygamber Efendimiz’e arz edince;

Allah’ın Resulü “Ameller ancak niyete göre değerlendirilir. Kimin hicreti (isteği) Allah ve Resulü’ne ise hicreti ( bulacağı) de Allah ve Resulü’nedir. Kimin de hicreti (isteği), elde etmek istediği dünya malı veya nikâh edeceği bir kadın ise onun hicreti de onadır” Der.

Allah’ın kullarına lütfü ihsanı amellerine göre değil kalplerindeki niyetlerine göredir. Aynı camide de olsa insanların niyet ve istekleri çok farklı olabiliyor. Feridettin Attar da İstek Vadisi’nde toplanan kuşların isteklerinin birbirinden farklı olduğunu anlatır.

Özellikle edebiyat ve tasavvufta bülbülün gül sevdası çok anlatılır. Gül sevilen, bülbül seveni temsil etmektedir. Tasavvufta bülbül ilahi aşk ile yanan tutuşan ruhu temsil eder. Ruh ten kafesinde ‘ezeli gül bahçesinin isteği ve özlemi ile feryad ve figan’ eylemektedir.

Feridettin Attar gül ve bülbül ilişkisini değişik şekilde anlatır. Bülbül duygusal sevgiyi simgeler, yani aşık olmaya aşık kişiyi. Çavuşkuşu, kuşlara yaptığı sevgi konulu konuşmasını daha yeni bitirmişti. Ruhsal arayışa çıkmaya ilk mazeret bülbülden geldi. Mazeretinin ana teması da sevgi idi. Bülbül sevginin gizemlerine dair tutku dolu sesler eşliğinde şakımaya başladı. Onun bu şakıması seher vaktinde yankılandı. Bülbülün güle karşı sevdası öyle güçlüdür ki ne o gülden ayrılabilmektedir ne de gül ondan. İşte bülbülün bu sevdası Simurg’a uçmasını engellemektedir. Çiçek açma zamanında gülün yanında kalmak ister. Sevdiği varlık olan gülden ayrı olarak tek bir gece bile geçirmeye tahammülü yoktur. Mecazi aşk, onu öylesine etkisi altına alır ki, gülden ayrılmasını ölümü ile eş değer görür.

Çavuşkuşu bülbülü, gülün gelip geçici güzelliğine aşık olmakla suçlar. Onu geceleri uykusuz koyanın gerçek sevgi olmadığını, sadece hileli bir oyun olduğunu söyler. Onun güle karşı olan sevgisinin aldatıcı bir sevgi olduğunu, gülün kendisine hiç değer vermediğini, hatta dikenleri ile kanını akıttığını, canını yaktığını söyler. Çalıkuşunun bütün uyarılarına rağmen gülü terk edip ilahi aşk yolculuğuna çıkamaz. Bülbülün güle aşırı düşkünlüğü, tutkusu, kendisi ile ilahi aşk arasında en büyük engel olur. Maalesef bu geçici, asılsız sevgi uğruna ilk olarak gruptan ayrılır ve gül dalına konar. Bülbül gül goncası açılmadan önce hasretten inlermiş. Gül tam açılacağı zaman uyurmuş. Uyandığında da gülü açılmış bulduğundan hayretinden ağlar ve inlermiş.

Fuzuli der ki, gülün dalındaki dikenler bülbülün kanını döktüğünden gül kırmızı oldu amma bülbül gerçek sevgiliye kavuşamadı. Attar bülbülün bu davranışını ilahi aşkı unutup mecazi aşk ile avunan insanları anlatmak için yazdı. İnsanlarda var olan özellikleri kuşlar aracılığı ile anlattı.

Bir okurumun ricası üzerine diğer kuşları ve niye yolculuğu terk ettiklerini de sırası gelince anlatacağım. Önce sevginin ne olduğunu ve aşka nasıl dönüştüğünü anlatayım. Anlatayım diyorum ama anlatmak çok zor. Hz. Mevlana’ya “Aşk nedir?” diye sormuşlar. Mevlana sema yapmaya başlamış ve bir süre sonra durunca soran adama “Ben ol ki bilesin” demiş. Bazı tasavvuf düşünürleri “Yanmayan bilmez ateşi aşka” derken bazıları da “Tatmayan bilmez” derler.

Mecazi aşk ile de ilahi aşka ulaşanlar vardır. Ama çok zor ve engelli bir yoldur. Hepimizin bildiği Leyla ve Mecnun hikâyesi bunun en iyi örneğidir. Kays Leyla’yı öyle sever ki, insanlar onu Mecnun (deli) diye çağırmaya başlarlar. Sultan bir gün Mecnun’u yanına çağırtır ve ona, “ Aklını başına toplarsan Leyla’yı sana almak için ben aracı olacağım” der. Mecnun ise “Ben Mevla’yı buldum, Leyla’yı neyleyeyim” der. Mecnun’un saf ve temiz aşkı, kendisini ilahi aşk deryasına kavuşturmuştur.

Allah aşkı, muhteşem ilahi bir deryadır. Aşk yukarıdaki örnekte olduğu gibi, en aşağı basamaktan, en yüce basamağa yol arar. Kimi akarsular gibi çölde yok olur gider, kimi deryaya kavuşmayı başarır. İbn. Arabî “Sevgi, her zaman kendine bir yol bulur; ilgi konusu değişiktir, pek çok varlıkta ilgi alanını yaratır” der.

Hz. Mevlana “Herkes bir zaman hayvani aşk çemberinden geçer” der. Gerçek olan aşağı basamaklardan yukarı basamaklara çıkmaya muktedir olmaktır. Maddi güzellikler mana ile yoğrulmamışsa ilahi deryaya yol vermez olur. Hayatta bazı şeyler vardır ki görünüşleri ile insanları etkisi altına alır ve o kişiyi kendine bağlar. Hz. Ali “Hayat bir yılana benzer, dokunuşu yumuşak, ısırışı öldürücüdür”der. Bu dünya hayatında bütün ruh heyecanını, bir dokunuşun zevki ve sefası uğruna harcayanlar “Ben” hırsı ile yaşadıklarından gidip ilahi aşk deryası ile bir türlü buluşamazlar.

İlahi aşk deryasına ulaşmak isteyenler gönül kapılarını ruha ait sevgi ve aşklara açmalıdır. Hayvani istek ve arzularla yaşamaktan ise, yaratılmıştan yaratana doğru yolculuk yaparak ilahi aşk deryasına kavuşabilirsiniz. Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri’nin şu beytiyle yazımı noktalıyorum.

Bir Padişaha kul ol ki, mülkü zail olmaz ola
Bir Gülşen’e bülbül ol ki, hiç gülleri solmaz ola.

Allah yar ve yardımcınız olsun.
_________________
(.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .)
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
imre
Süper Moderatör


Kayıt: 15 Nis 2008
Mesajlar: 1406
Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit

MesajTarih: Pzr Ksm 15, 2009 11:18 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Kaba hazlar

Ömer Baba'nın Gündemi
KUŞLARIN İSTEK VADİSİ III

Kuşların gökyüzünde grup olarak uçuşlarını seyrettiniz mi? Etmediyseniz mutlaka seyretmelisiniz. Müthiş bir manzaradır o. Çok müthiş bir sanat eseri sunmaktadırlar. Yükselir, alçalırlar, yumulur alçalırlar. Ayrıca halkada zikreden dervişler gibi çok güzel sesler çıkarırlar. Hiç yorulmadan seyredilir bu kuşların dansı. İstek vadisinde de kuşlar Simurg’a gitmenin arzu ve coşkusuyla dans ederek uçuyorlardı. Yıllarca yaşadıkları vadiyi yukarıdan seyrediyorlardı. Bu seyir sırasında gül bahçelerini gören bülbül, sevgi ve sevgilisini bahane ederek ayrılmak istemişti. Çavuş kuşunun uyarılarını hiç duymuyor, hatta “Sen sevgiyi ve sevgiliyi bilmezsin ki” diyordu. “Ben o gülün her şeyine âşık’ım, onsuz yapamam” diyerek ayrıldı. Gül dalına konarak iniltisine devam etti.

İlk fire verilmişti ama çavuş kuşunun motive etmesiyle uçuş devam ediyordu. Kuşlar uzun bir süre daha disiplin içinde uçuşlarına devam ettiler. Ama yeşil tüylü, tatlı dilli, eğri gagalı bir kuş yavaşlamaya, dans ritmini bozmaya başladı. Bu kuş insanların kafese koyup karşılarına da ayna koyarak konuşma öğrettikleri kuşlardan biriydi. Sizlerin “O muhabbet kuşumu, papağan mı?” dediğinizi duyar gibiyim. Sizin de tahmin ettiğiniz gibi o papağandı. Çoğumuzun tahmin dahi edemeyeceğimiz bir takıntısı vardı papağanın. O Hızır gibi ölümsüz olmak istiyordu. Hem yeşil renginden dolayı kuşlar arasındaki lakabı Hızır’dı. Ama o gerçekten Hızır gibi ‘Abı hayat’ ölümsüzlük suyundan içip ölümsüz olmak istiyordu. İşte papağanın bu yavaşlamasının sebebi, gördüğü bir pınardı. O gördüğü pınar hiç şimdiye kadar görmediği kadar coşkun akan bir pınardı. Pınarın çevresi de Hızır uğramış gibi çok yeşillikti.

Çavuşkuşu papağanın niyetini anlamış olacak ki papağanın yanına geldi ve yavaşlamasının sebebini sordu. Papağan ölümsüz olmak istediğini, şimdi o fırsatı yakaladığını söyledi ve aşağıdaki pınarı göstererek, “İşte aradığım ölümsüzlük pınarı. İnip onun suyundan içince ben de Hızır gibi ölümsüz olacağım” dedi. Çavuşkuşu isteğinin çok saçma olduğunu, uzun ömürlü olmanın hele ölümsüz olmanın hiçte mantıklı olmadığını söyledi. “Gerçek erler dost yolunda can verirler. Can sevgiliye verilmek için bize verilmiştir. Bu yolda canın veren canan alır yerine. Abı hayat istiyor ve tenini çok seviyorsun, canını gerçek sevgiliye feda et de bu takıntıdan kurtul” dedikten sonra Hızır ile yaşlı bir dervişin hikâyesini anlattı.

Makamı çok yüce bir derviş vardı. Hızır bir gün onun yanına vardı ve
- “Ey çok güngörmüş, manevi makamlar elde etmiş olan derviş kardeş benimle dost olmak ister misin?” diyince Derviş:
- “Benim seninle işim olmaz, sen kaç kere kıyamete kadar yaşamak için “Abı hayat” (ölümsüzlük suyu) içtin. Hâlbuki ben canımı feda etmek azmindeyim. Çünkü sevgili olmadıkça canın ne kıymeti var. İyisi mi seninle ben birbirimizden uzak duralım” dedi.

Çavuşkuşu, bu hikâyeyi anlattıktan sonra papağana, “Sen önce ruhunu ten kafesinden kurtarıp özgürlüğünü kazandır, Simurg’a vardığında ise o’nun vuslatı ile ölümsüzlüğü kazanırsın. Her ne olursa olsun seni ona gitmekten alıkoyan her şey senin için uğursuzluktur” dedi. Birçok uyarıcı öğütler vermesine rağmen papağan, pınar tutkusunu bırakmadı ve ‘Abı hayat’ içmek üzere pınar başına indi.

Büyük mutasavvıf Abdulkadir Geylani “Kaba hazlarının tutsağı olan kimse gördüğünün avı olur; oysa erdem ve anlam arayıcısı, görüneni değil onun yaratıcısını görür” der. (Gürer–194)

Feridettin Attar da papağan hikâyesini anlatmakla bir gerçeğe parmak basmıştır. İnsanların birçoğu gerçeklerin değil de efsanelerin peşine düşer ve güzelim hayatlarını boşu boşuna heder ederler. ‘Abı hayat’ ta sadece bir efsaneden ibarettir. Şöyle ki içilince bir damlası bile insanı ölümsüzleştiren ve ebedileştiren su. Efsaneye göre bu su, doğuda karanlık bir yerde bulunmaktadır. Hızır ve İlyas bu pınardan içtiklerinden ölümsüzlüğün sırrına ermişler. İskender-i Zülkarneyn bu suyu bulmak için Hızır’ı kılavuz yaparak günlerce karanlıklar içinde yürümüş, bir noktada Hızır gözden kaybolmuş. İskender yolunu kaybetmiş ve perişan bir halde geri dönmüş. Bu karanlık dünyada birçok insan bu sevdaya düşmüş ama netice hüsran olmuş.

Her şeyde olduğu gibi bu konuyu da çözümleyen tasavvuf düşünürleri olmuş. Tasavvuf ehline göre ‘Abı hayat’ evliyanın sözü, öğüdü ve nefesidir. Diğer bir ifade ile aşk ve ilmi ledün çeşmesi ki ondan içen asla yok (fani) olmaz. Bu faslı da Niyazi Mısri Hazretleri’nin şu beyti ile noktalıyorum, yoksa söz çok uzayıp gidecek.

Oldum çü mahv-ı mahz-ı zat
Buldum vücudumdan necat
Ben içmişem abı hayat
Ermez bana hergiz memat.

“Vücudumdan (ten kafesinden) kurtulup saf kişiliğini yok eden benim.
Ben ölümsüzlük suyunu içmişim, artık bana ölüm olmaz.”

Kaba hazların tutkunu olmadan yolculuğunuzda başarılar diliyorum.

Allah yar ve yardımcınız olsun.
_________________
(.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .)
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
imre
Süper Moderatör


Kayıt: 15 Nis 2008
Mesajlar: 1406
Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit

MesajTarih: Pzr Ksm 15, 2009 11:20 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Gerçek derya

Ömer Baba'nın Gündemi
KUŞLARIN İSTEK VADİSİ IV

Kuşlar hep birlikte uzunca bir yolculuk yaptıktan sonra, geceyi geçirmek için bir yer buldular ve orada konakladılar. Güneş doğup da karanlık yok olunca, bulundukları yerin cennet kadar güzel bir yer olduğunu gördüler. Orada akan bir ırmak, rengârenk açan çiçekler ve meyve ağaçları vardı. Çavuş kuşu bu görüntünün tuzak olduğunu anladı ve diğer kuşları uyarmak için harekete geçti. Tam bu sırada sırmalarla bezenmiş, kanadının her tüyünde yüzlerce değil binlerce nakış olan Tavus kuşu, ortada gezmeye ve cilvelenmeye başladı. Onun bu hali diğer kuşların da dikkatini çekmiş olacak ki hepsi onun 120 cm. uzunluğunda olan ve yarım daire şeklinde açtığı harika görünümlü kanadını izlemeye başladılar. İlgilenmemek mümkün değildi çünkü ilahi kudret eli onu üstün ve eşsiz bir sanat eseri olarak bezemişti. Bütün kuşların ilgi odağı olmak tavus’un çok hoşuna gitmiş olacak ki, kendisini herkese daha iyi gösterebilmek için çabalıyordu. O her zaman diğer kuşlara cennetten ayrıldığını ve bir gün tekrar cenneti arayıp bulacağını söylerdi. İşte bu gün o aradığı cenneti bulmuş gibi sevinçliydi.

Bu düşünce onun bir gelin gibi cilvelenmesine, kanadının her bir tüyünü güneş ışınlarına tutarak parlatmasına ve bundan büyük bir zevk almasına sebep oluyordu. Sanki içinden, “İşte burası cennet ben de bu cennetin eşsiz ve benzersiz kuşuyum. Ben hep bir kılavuz olsun da beni karanlıklardan kurtarsın, bana tekrar cennetin yolunu göstersin diye dua ederdim. İşte şimdi dileğim gerçekleşti, aradığım cennete kavuştum. Artık benim hiçbir dileğim olamaz” der gibiydi.

Çavuş kuşu, Tavus kuşunun yanına gelerek “Ey Tavus, sen her zaman kuşların Cebrail’i olduğunu, daha önce cennette yaşadığını ve yaptığın yanlış bir iş yüzünden cennetten kovulduğunu söylerdin. Görüyorum ki, yine bir yanlışın peşindesin. Bu gördüğün yer sadece dünyada olan sanal bir cennettir. Diğer bir ifade ile gerçek olan cenneti derya olarak değerlendirirsek bu gördüğün ve cennet dediğin yer, o deryanın yanında bir damladır. Her damla denize ulaşmak, tüme varmak ister. Sen ise sadece aldatıcı bir görüntüden ibaret olan bu dünya cennetine istekli oluyorsun. Heveslerle dolu olan bu cennet ancak nefsanî hazlar peşinde olanların yurdudur. Gerçek deryaya yol bulmaya kudretin varken neden bir çiğ damlasına takılmaktasın. Lütfen bu saçma isteğini terk et de yolculuğumuza devam edip Simurg’a varalım” dedi.

Tavus – “ Ben padişaha ulaşacak değilim, kapısına kavuşmak bana yeter. Simurg’la ne alış verişim var, bu cennet benim yerim yurdum olsun yeter. Benim dünyada başka bir işim ve isteğim yok.’’

Çavuş kuşu – “Sultana varacak gücün varken nasıl oluyor da bir görüntü seni yolculuktan alıkoyuyor anlamıyorum. Tümü arayanın, parçayla buçukla ne ilgisi olabilir. Er isen, adamsan tamamıyla tüm kesil, tüm iste, tüm ol, tümü gör.”

Çavuş kuşunun uyarılarına rağmen tavus, cennet sandığı yeri terk etmedi ve Çavuş kuşunu takipten vazgeçti.

Çavuş kuşu tavus kuşuna, “Sen hiç düşündün mü? Kanatlarına bu kadar eşsiz güzellik veren Allah, ayaklarını neden çirkin yarattı. Hep parlak tüylerine bakıp gösteri yapacağına birazda ayaklarına bak” diyerek diğer kuşlarla beraber oradan ayrıldı.

Tavus kuşu, kuşların havalanıp gittiklerini izledikten sonra bir ara ayaklarına bakıp ta çirkinliğini görünce ‘Ah, Ah, Ah’ diye ötmeye başladı. Tavus kuşunun ayakları kadar sesi de çok çirkindi. Artık çok geçti, kılavuz ve arkadaşları gitmiş kendisi “ah” ı ile yalnız kalmıştı. Arkasındaki parlak tüylerinin görüntüsü ve sanal cennetin güzelliği onun tuzağı olmuştu.

Hz. Mevlana, “Ey Tanrı! Yüz binlerce tuzak ve yem var, bizler de yemsiz kalmış haris kuşlar gibiyiz” diyerek bu yolculukta bizleri de tuzakların beklediğine dikkatimizi çeker ve devamla “Çünkü bazı insanlar istek ve tutkularını ilah edinir ve tutkunu oldukları şeylere tapınırlar. Putperestler puta tapınmayı alışkanlık haline getirdiklerinden, putlarının etrafına toplanır ve tapınırlar. Onlar kendilerini yollarından alıkoymak isteyenlere de düşman olurlar.” buyurur.(C.2, 3458–3463)

Gerçek hak aşığı Yunus Emre’nin şu beyti ile sözü noktalayalım.

Cennet cennet dedikleri
Birkaç evle birkaç huri
İsteyene ver sen anı
Bana seni gerek seni.

Allah yar ve yardımcınız olsun.
_________________
(.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .)
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder MSN Messenger
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    www.barsakforum.com Forum Ana Sayfa -> Kitap - Dergi - Şiir - Resim Tüm zamanlar GMT +2 Saat
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3
3. sayfa (Toplam 3 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


otizm
Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Turkey & Erdem Çorapçıoğlu