| Önceki başlık :: Sonraki başlık |
| Yazar |
Mesaj |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1406 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Çrş Hzr 03, 2009 8:36 am Mesaj konusu: |
|
|
Merhamet
Ömer Baba'nın Gündemi
GÖRDÜKLERİMİZ NE KADAR GERÇEK.
Okuyucularımdan birinin yazdığı yorum beni hayretler içinde bıraktı. Aile içi şiddetten bahsediyor. Diyebilirsiniz ki ne var bunda. Her gün medyada buna benzer haberler duyuyoruz. Beni hayrete düşüren, şiddeti yapan babanın, Kur’an okuduğu ve ölünceye kadar namaz kılmış olmasıydı.
Şiddet her toplumda var olagelen bir hastalıktır. Dünyamızın en gelişmiş ülkeleri olarak bildiğimiz ülkelerde de şiddet olmakta, güçlü olanlar güçsüz olanlara karşı bu şiddeti uygulamaktadır. İnsanlık âleminden şiddeti kaldıracak din, İslam dinidir. İslam barış anlamına gelmektedir. İslam dininin kurallarını belirleyen, yüce Rabbimizin kelamı olan Kur’an; “Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla” ayetiyle başlar. Bu ayetle Allah'ın esirgeyen bağışlayan acıyan olduğu belirtildiği gibi Kur'an okuyan Müslümanlar'ın da merhametli ve bağışlayıcı olmaları mesajı verilir.
Her haliyle Kur’an ahlakını yaşayan yüce Peygamberimiz bir gün torunları ve sahabenin bazı çocukları ile şakalaşıyordu. Çocuklardan bazısı Sevgili Peygamberimiz’in omzunda bazısı başındaydılar. O sırada bir şahıs Peygamber'in bulunduğu odaya girdi ve Peygamber'i çocuklarla oynarken görünce hayretler içinde kaldı. Sert bir şekilde ”Burada neler oluyor? Benim on çocuğum ve torunlarım var, hiç birini kucağıma almış sevmiş değilim” dedi. Rahmet Peygamber'i bütün Müslümanlar'a kural olacak ve hayatlarına uygulayacakları şu cevabı verdi: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez!” O çocukları hep sevdi, hayatı boyunca hiçbir çocuğa fiske vurmadı, hep korudu ve korunmalarını istedi. Her kime sorsanız bu konuda sayısızca örnekler anlatırlar. Peki, nasıl oluyor da bunları bilen Müslüman kişi şiddet uygulayabiliyor. Şu gerçeği unutmamak gerek “Müslüman olmak çok kolay Müslüman’ca yaşamak çok zor” kelime –i şahadet getirerek Müslüman olunur ama Müslüman’ca yaşamak için gerekli bilgiye ihtiyaç vardır. Gerekli bilgileri, ahlaki kuralları öğrenip kişinin hayatına uygulaması gerekir. Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi Hz. Muhammed bütün Müslümanlar'ın örneği, rol modelidir. O’na uyduğunu diliyle söyleyip de uygulamada tersini yapanlar sadece kendilerini aldatan zavallılardır. Kuran -ı Kerim bir ayette namaz hakkında “Namaz mutlaka günahlardan ve kötülüklerden uzak eder” buyurur. Bu ayeti dikkate alan bazı sahabeler “Ya Allah’ın Resulü bazı adamlar var ki namaz kılıyorlar, ama kötülük de yapıyorlar bu nasıl olur?” dediler. Allah’ın Resulü, "Kıldığı namaz kişiyi kötülüklerden uzaklaştırmıyorsa, Allah’tan uzaklaştırır!” buyurdu.
Konuyu İslam dini açısından açıklamaya çalıştım. Gerçeği ve şiddetin nedenlerini yalnız Allah bilir. Şiddet yapanın haklı oluşu doğru yaptığı anlamına gelmez. Bazı adet ve gelenekler toplumumuzu sarmış sarmalamıştır. Yaşadığımız çevremiz, ailemiz bizlere birçok şeyi miras olarak bırakır. İnsanlar hiç araştırmadan annesinin babasının ya da çevrede büyük diye bilinen birinin yaptığı şeyi kabullenir ve kendi hayatında uygular. Özellikle Türk insanı kadın olsun erkek olsun dayak yiyerek büyür. Anne baba çocuğunu döverek terbiye ettiğini sanır. Çocuklar okula başlar öğretmenler dayak atarak eğittiklerini sanır. Çocuk yetişir artık genç olmuştur. Yirmi yaşında delikanlıdır vatan görevini yapmaya davul zurna ile gider, dayak yemeden, küfür edilmeden geri dönen yok gibidir. Hayatında bu kadar dayak ve şiddet olan kişi sağlıklı davranabilir mi? Önce evlerden, okullardan, sokaklardan, peygamber ocağı dediğimiz asker ocağından dayağın kalkması gerekir.
Askerlik görevimi yaparken şahit olduğum çok komik bir olayı sizlere anlatayım. İki asker karavana taşımakta, yanlarında da bir onbaşı var. Onbaşı yolun bir yerinde askerleri durdurdu ve onlardan birini tekme tokat dövmeye başladı. Yanlarına gittim beni görünce dövmeyi bıraktı. Onbaşıya, "Bu asker ne yaptı ki dövüyorsun?" dediğimde, "Benden öncekiler de beni dövmüşlerdi" dedi. İşte dövmenin sövmenin gerekçesi bu kadar saçma. Başkaları yapıyor, ben de yapıyorum.
Güzel ülkemizin güzel insanları artık güzel eğitilmeli ve güzel yaşamalı. Geçmişin karanlıklarında kalmamalı. İnanıyorum ki; insanlar çirkin olan davranışlarını bırakacak güzel şeyler yapacaklar. Bu konuda eğiticilere çok görev düşüyor. Bazı kişiler her konuda olduğu gibi şiddet konusunda da kolayına kaçıp bazı dizilerin şiddeti teşvik ettiğini söylemekteler. İstedikleri hep üstü örtülsün gizlensin. Bu şiddet olayları gösterilip anlatılmazsa toplum bu davranışların kötü olduğunu nasıl öğrenecek. Bence anne – babalar dizileri çocuklarıyla beraber izlemeli, neyin iyi neyin kötü olduğunu o diziler üzerinden anlatmalı çocuğuna. Çünkü orada canlı bir örnek sunuluyor.
Okuruma tavsiyem, olanlar olmuş ve bitmiştir. Geçmişi yeniden yaşamak mümkün değil. Geri kalan ömrünü geçmişine ağlayarak değil, geleceğini gülerek, güzel yaşamalısın. Aklını iyi kullanarak ayaklarının üstüne durmalısın. Yüce Rabbim'den dileğim, her şey gönlünce olsun ve seni mutlu kılsın.
Ey kendini İslam dininin mensubu olduğunu savunan ve onunla övünen Müslüman kardeşlerim, hep beraber hiddet ve şiddeti evimizden, çevremizden uzaklaştırmak için gayret edelim. Şiddet uygulayan kişileri uyaralım ve engel olmaya çalışalım.
Allah yar ve yardımcınız olsun. _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1406 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Pts Hzr 08, 2009 8:57 am Mesaj konusu: |
|
|
Gönül temizliği
Ömer Baba'nın Gündemi
GÖNÜL AYNASI
Kur’an-ı Kerimde, ‘hikâyelerin en güzeli ‘ olarak adlandırılan Yusuf suresinde Yusuf a.s. hayatı anlatılır. Kur’anın 12. suresi olup 111 ayettir. Yusuf, Yakup Peygamber’in oğludur. Soyu Hz. İbrahim’e ulaşır. Yakup Peygamber’in 12 oğlundan biridir. Anlatılan hikâyeye göre Filistin de (Ken’an elinde) doğan Yusuf (a.s.) birçok bela ve musibetlerle imtihan edilir ve sonun da Mısır da hükmeden bir peygamber olur. “Andolsun ki, Yusuf ve kardeşlerinin olayında soranlara nice ibretler vardır.” (Yusuf. Su.7.ayet) Yusuf Peygamber’in hikâyesi M.Ö. 1700- 1600 yılları arasında Mısır’ı istila eden Asyalı kavimler topluluğundan olan “Hiksoslar” dönemini hatırlatır. Zamanındaki hükümdar (melik) Yusuf tabi olur ve devlet işlerini ona bırakır. Yusuf baba ve kardeşlerini Mısır’a çağırır. Yakup ve oğulları Mısır’a yerleşirler. Yakup 17 sene yaşadıktan sonra vefat eder. Babası öldüğünde Yusuf Peygamber 56 yaşındadır. 110 yaşında vefat ettiği ve Kudüs yakınlarında Hz. İbrahim’in de defnedildiği söylenen “Halilü-r Rahman” kasabasına defnedilir. Yusuf Peygamber vefatından önce, “Rabbim bana hükümranlık verdin, rüyaların tabirini öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaradanı, dünya ve ahiret de koruyanım sensin. Benim canımı Müslüman olarak al ve iyilere kat” diye dua eder.
Şöyle bir hikâye de anlatılır. Yusuf Peygamber’in çok sevdiği ve kendisini çok seven bir çocukluk arkadaşı vardır. Yusuf’un Mısır’da sultan olduğunu duyunca arkadaşını ziyarete gider. Yusuf (a.s.) arkadaşını çok iyi karşılar ve ona ikramlarda bulunur. Sohbet sırasında arkadaşına, “Bana hediye olarak ne getirdin?” der. Arkadaşı “Sana ne getireyim diye çok düşündüm. Dünyalık olarak her ne getirsem sende daha iyisi ve kıymetlisi var. Öyle bir şey getirmeliydim ki bir benzeri olmamalıydı. Sonunda sana hediye olarak ayna getirdim. O aynaya baktığında, hiç benzeri olmayan güzel yüzünü görürsün” der. Bu cevap Yusuf (a.s.) çok sevindirir. Bu hikâyeden ilham alan tasavvuf düşünürleri “Ayna, seven kişinin kalbidir. O kalpte sevgiliden başkası görünmez” derler.
Hak ve hakikat yolunda yürüyen yolcunun amacı, gönlünü kirlerden temizlemek, haktan gayrisini gönül’e koymamak, varsa çıkarıp atarak onu saflaştırmak olmalıdır. Aynanın yüzü temiz olmadıkça bakanın yüzünü göstermez. Gönül de Hakk’ın gayrisinden temizlenmeyince Hak cemaline ayna olamaz.
Bayezıd – i Bestami’ye sormuşlar.
— Siz bunca bilgi ve kemalatı elde etmek için ne yaptınız?
— On sene kapıcılık, on sene çöpçülük, on sene demircilik yaptım.
— Efendim bizler sizi hiç bu işleri yaparken görmedik.
— Ben on sene gönül kapıma kapıcılık yaptım o kapıdan içeriye kötü düşünceleri, nefsanî duyguları sokmadım. On sene süresince de çöpçülük yaptım, bilerek veya bilmeyerek gönlüme koyduğum ama oraya yakışmayan şeylerden onu temizledim. On sene de bir demirci gibi çekicimi elden bırakmadan iyi şeyler yapmaya çabaladım. Bu uğraşım neticesinde kalbim saflaştı da bilgi ve kemale ulaştım.
Bu konuda Şems-i Tebrizi hazretlerinin
Gönül ayinesin sofi
Eğer eder isen safi
Açılır sana bir kapı
Ayan olur Cemalullah
Beyti bizlere ışık tutmaktadır. Kalbimizi ayna gibi saf yaptığımızda onda gözümüze Yusuf (a.s.) hikâyesinde olduğu gibi sevdiğimiz rehberimiz gözükür. Artık hayat koçumuz kendi içimizdedir. O ne söylerse öyle yaparız.
Merdivenköy Bektaşi tekkesinin dedelerinden Hilmi Dede de bu gerçeği şöyle dile getirir:
Aynaya baktım yüzüme Ali göründü gözüme
Nazar eyledim özüme Ali göründü gözüme
Gönül aynanızın saf olması uğraşında Allah yar ve yardımcınız olsun.
-------------------------------------------- _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1406 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Sal Hzr 16, 2009 8:25 am Mesaj konusu: |
|
|
Emek ve zaman
Ömer Baba'nın Gündemi
BAŞIMA VURDUM OLDU KÜLAH
Aynaya baktım rehberim gülüyordu. Sonra bana sordu:
- Neler yapıyorsun?
- Sizden dinlediklerimi yazıyorum
- Kimler için yazıyorsun?
- Hem kendim hem de okuyacaklar için yazıyorum
- Yazdıkların nerde yayınlanıyor?
- .......... gazetesinde
- Okunuyor mu gazeteniz?
- Okunduğuna inanıyorum
- Okuyanların faydalanıp faydalanmadığını nasıl anlıyorsun?
- Okuyanlar kısacıkta olsa yorum yazıyorlar.
- Okuyucular yorumlarında ne yazıyorlar?
- Bazısı “Güzel olmuş” bazısı “Eline sağlık” bazısı “Devamını bekleriz” bazısı “Çok ihtiyacım vardı” diye yazıyorlar.
- Bu yazılanlar sence yorum mu?
- Efendim bu konuda bende sizden bilgi almak istiyorum.
- Yorum; bir metin, olay veya konuşma hakkında belli bir görüşe göre yapılan açıklama, tefsir veya bir şeyden bir anlam çıkarma, o şeyi kendine göre değerlendirmek anlamına gelir. Mesela Hz. Mevlana’nın Mesnevi’sini açıklayan şerh’eden kişiler vardır. Bu kişiler asıl metne sadık kalmak şartıyla ne anladıklarını yazmışlardır.
- Efendim bizim yazıların altında yorum olarak yazılanlar ne anlama geliyor?
- Bazen insanlar yorum yapmakla, övgü ve yergiyi karıştırabilirler. Bir yazarın yazdıklarından dolayı övülmesi veya yerilmesi çok doğaldır. Yazar her ikisinden de mutluluk duymalı. Okuyucu onun yazısını okumak için zaman ayırmıştır. Bu açıdan baktığınızda yazar okuyucusuna teşekkür borçludur. Ama yorum diye övgü, yergi yazılırsa, yazan kişi yazdıklarının anlaşılıp anlaşılmadığını anlayamaz. Okuduğunu anlayan okuyucu, anladığını ve o konuda ki kendi görüşünü dile getirmeli.
- Bir okuyucu “Aynaya baktım yüzüme tencere dibi göründü gözüme” diye bir yorum yazmıştı.
- Kısa ama öz bir yorum.
- Ben bu yorumdan ne anlamalıyım?
- Okuyucunu tebrik etmelisin. Çünkü o kendi özüne bakacak içe dönük bir göz geliştirmiş. Birçok insanın bulup ta bakamadığı kalbini bulmuş. Ne mutlu o okuyucuya.
- Efendim ya tencerenin dibi?
- Eskiden yemekleri ocaklarda odun ateşinin üstünde pişirirlerdi. Yemekler çok lezzetli olurdu ama tencerenin dibi isten kara olurdu. İs karası kalıcı değildir. Ya ocaktaki külle ya da toprakla yıkanınca is karası çıkardı. Okuyucunun işi kolay, zorluk kalbi bulmakta idi. Gayret edecek, usanmayacak, tembellik etmeden sebat ederek kalbini arıtmayı da başaracak.
- Ne kadar zamanda yapabilir?
- Kalbi arıtma işinde, bireyin çalışması, anlayışı, kavrayışı ve istemesi çok önemlidir. Özellikle bu işi yapmaya zaman ayırma zorunluluğu vardır. Konu daha iyi anlaşılsın diye bir hikâye anlatayım mı?
- Çok iyi olur efendim.
- Bir kadıncağız oğlunu okula yazdırmış başarılı olamayınca, sanat öğrensin diye keçeden külah yapan bir ustanın yanına koymuş. Keçeciler koyuların yününü önce tarakta atarlar, sora yere serilen kalın bez üzerine sererler. Su ile ıslattıktan sonra bir ağaca sarar iple bağlarlar. Sonrada ayakları ile bastırarak yollarda yürütürler. Çok zahmetli ve beceri isteyen bir iştir. Biz gerçeğini gördük, şimdiki meraklı gençlerde belgesellerde görebilirler. Konuyu dağıtmadan neticeye geleyim. Oğlancık üç işe gitmiş sonra gitmemiş. Usta merak etmiş birkaç gün sonra çocuğun evine gitmiş. Kadın kapıyı açınca:
- Hanımefendi oğlunuza bir şey mi oldu işe gelmiyor.
- Ustam benim oğlum keçeden külah yapmayı öğrenmişte onun için gelmiyor.
- Nasıl öğrenmiş?
- Oğlum diyor ki, attım yün, bastım keçe, başıma vurdum oldu külah.
- Haklısın hanımefendi, oğlun hem öğrenmiş hem de sana öğretmiş.
Emek ve zaman harcamadan hiçbir şey öğrenilmez. “Ben öğrendim” diyenler kendilerini aldatırlar. Bir bilenden daima yardım almak gerekir. İnsanoğlu ister ise kara taştan bile ayna yapar.
Allah yar ve yardımcınız olsun. _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1406 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Sal Hzr 23, 2009 4:42 pm Mesaj konusu: |
|
|
Doğru bakmak
Ömer Baba'nın Gündemi
BİR’İ İKİ GÖRENLER
Rehberimle birlikteyim, her zaman olduğu gibi güler yüzüyle bana bakmakta. Büyük sufi Abdulkadir Geylani’nin “ Müminin mümine bakması ibadettir” sözünü hatırladım. Ona daha içten ve sevgiyle bakmaya başladım. Bakışlarımız buluştu göz göze geldik, baktıkça içim huzur doluyordu. Gözlerimin olması ne kadar güzel, onunla her şeyi görebiliyorum diye düşündüm. Eğer olmasaydı çevremdeki güzellikleri, özellikle de karşımdaki güzel insanı göremeyecektim. İçimden yaradanıma teşekkürler etmeye başladım. Ben bu düşünce içinde iken rehberim:
- Yolumuzun ilkelerinden biri de, doğru bakmak, baktığı şeyi doğru görmek, doğru anlayabilmek ve görülen şeyin hikmetini anlayıp ondan ibret almaktır.
- Efendim bakmakla görmek aynı değil mi? Aralarında ne gibi fark var ki?
- Gözünle baktığın şey arasında var olanı bilmen gerekir. Gözüne mavi bir camlı bir gözlük takmışsan her şeyi mavi, kırmızı takmışsan kırmızı görürsün. Cam rengine göre görüşün de değişir.
- Doğal yaratılışımızda gözlüğümüz yok ki
- Çok doğru söyledin gözümüzün önünde takılı bir gözlüğümüz yok amma, bazı duygularımız görüşümüzü değiştirebiliyor. Çoğu insan öfkesinin, şehvetinin, kininin, kibrinin, hırsının etkisinde kalabiliyor. Bu duyguların her biri kişinin gördüğünün aslını değiştirip başka gösterebiliyor. Baktığın şeylerin gerçeğini görmek ve ibret alabilmek için aradaki öfke ve şehvet engelini kaldırmalısın.
- Efendim bu bir bakıma şaşılık gibi bir şey mi?
- Bazı insanların göz rahatsızlıklarından dolayı şaşı olduklarını biliyoruz. Benim anlatmak istediğim bunlar değil. Bunun dışında da bazı insanların baygınlık geçirdiklerinde, içki içtiklerinde gerçekte şaşı olmadıkları halde şaşı hale geldiklerine şahit olmaktayız. Benim anlatmaya çalıştığım şaşılık ya da görme bozukluğu ruhi bir hastalık.
- Görmeyi, görenler için zararlı hale getiren engellerden kurtulabilir miyiz?
- Görülmesi, bilinmesi ve hissedilmesi gerekeni görülmez hale getiren öfke, aslında diğer duygular gibi faydalı bir duygudur. Ancak doğamızda var olan öfke, şehvet, kızgınlık, korku, heyecan, kin, nefret ve benzerleri gibi duyguları kontrol altına almak gerekir. Öfkeyi hissettiğin anda ilk düşüneceği şey, “ Ben öfkeliyim, neden öfkeliyim, öfkelenmeme ne sebep oldu? Gerçeği görüp anlamam için ne yapmam gerekir.” Sebebini bulduktan sonra iyi düşünceler geliştirmelisin. Doğru düşünceyle hareket edersen doğru neticeye varırsın. Öfkeni kontrol altına almadan hareket edersen çok zarar edersin.” Öfke ile kalkan zararla oturur” atasözümüz de olduğu gibi. Öfkene ne kadar erken müdahale edersen o kadar başarılı olursun. Öfke patlamasını önlemek için yatıştırıcı bilgilerin olmalı.
- Öfkemi bilgiyle nasıl yatıştırabilirim?
- Hz. Hüseyin evinde misafirlerine ziyafet düzenlemişti. Misafirlerini giydiği en güzel elbiseyle karşılamıştı. Misafirleriyle birlikte sofraya oturdu. Servis yapan kölesi çorba getirdi. Çorba çok sıcaktı üstünden buharlar çıkmaktaydı. Nasıl olduysa çorba kâsesini efendisinin üstüne döktü. Hz. Hüseyin yandığı ve elbisesi mahvolduğu için çok öfkelendi. Hz. Hüseyin’in öfkelendiğini gören köle hemen Kur’andan “Öfkelendiğinizde öfkenizi tutun” ayetini okudu. Hz. Hüseyin “ Öfkemi tuttum” dedi. Köle devam etti ayeti okumaya “Ardından bağışlayın”. “Bağışladım” dedi Hz. Hüseyin. Devam etti köle ayetin geri kalanını okumaya “ Ve iyilik yapın”. Hz. Hüseyin “Seni azad ediyorum, özgürsün”dedi. Ayetin devamı şöyle bitiyor: “Böyle yaparsanız Allah kalbinize emniyet hissi verir ve sükûnete eriştirir.” Bu örnek bizlere öfkemizi nasıl yeneceğimizi en güzel şekilde öğretiyor. Her konuda olduğu gibi bilgiyi gerektiği yerde gerektiği gibi kullanırsan öfkeni de yenebilirsin. Aksi takdirde öfkene mağlup olup “biri, iki” görenlerden olursun.
Bir ustanın, şaşı bir çırağı vardı. Usta bir gün çırağından, içerideki depoya gidip raftaki şişeyi getirmesini istedi.
Şaşı çırak depoya gitti. Rafa baktığında karşısında iki şişe olduğunu gördü. Ustasına seslendi, “Usta rafta iki şişe var hangisini getireyim?”. Usta ise, “Oğlum o rafta bir şişe var, şaşılığı bırak ta şişeyi alda gel” dedi. Çırak itiraz etti, “Ustacığım beni azarlama gerçekten rafta iki şişe görüyorum. Hangisini istiyorsan söyle getireyim” dedi. Çırağına laf anlatamayacağını anlayan usta “O şişelerden birini kır, diğerini getir” dedi. Çırak şişenin birini yere vurup kırınca iki şişeninde gözden kaybolduğunu fark etti. Hz. Mevlana Mesnevi de bizler için ne güzel anlatmış hikâyeyi.
Biri iki görmeyip yolda ilerleyenlerin Allah yar ve yardımcısı olsun _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1406 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Sal Hzr 30, 2009 9:44 am Mesaj konusu: |
|
|
KURTULUŞ YOLU
Ömer Baba'nın Gündemi
BEDEN KISKANÇLIK EVİDİR
Sultana giden yolda yürümeyi hep istedim. Kendimi hep o yolda yürüyor olarak hayal ederdim. Çok rahat ve konforlu bir yürüyüş yapıyor ve sultana ulaşıyordum. Gerçek olarak yolda yürümeye başlayınca, hayal ettiğim gibi olmadığını anladım. Yol engellerle tuzaklarla dolu. Çok zor bir geçitteyim, geçmem gerekiyor amma geçemiyorum. Ruhumu zedeleyen bir duygunun etkisi altındayım. Bu duyguya kıskançlık (hased) diyorlar. Sahip olduğum ve sahip olmak istediğim birçok şey var. Yola girmeden önce sahip olduklarım ya da olmadıklarım umurumda değildi. Şimdi ise sahip olduklarımı başkalarına kaptırma ya da kaybetme korkusu kıskançlık duygularımı harekete geçiriyor. Bir şeylere sahip olma tutkusu hep benliğimi ön plana çıkarıyor. Müthiş bir açlık içindeyim, her şeyin en iyisi en güzeli benim olmalı diye düşünüyorum. Uykularımda bile rahat değilim, hep birileri benim kıymetli şeylerime gözlerini dikmiş durumdalar. Rüyalarımda bile başkaları ile çekişiyorum. İyi ve kıymetli bir şeyin başkalarında olmasına katlanamıyorum. Benim yoksa hiç kimsenin olmamalı diyorum. Hani bir kambura sormuşlar, “ Ey kambur! Sen diğer insanlara ne olmasını istersin?”. Kambur, “Bütün insanların kambur olmasını isterim” demiş. Ben de o kambur misali, bir eksikliğim varsa herkesin de eksik olasını istiyorum. Kıymetli bir şeylerim varsa kimsede olmasını istemiyorum. Gözümün gördüğü, elimin uzandığı, gönlümün sevdiği her şeyin benim olmasını istiyorum. Bir başkası benim istediğime el uzatmamalı ve bakmamalı diye düşünüyorum. İşte bu düşünceler beni çok rahatsız ediyor. Bu zorlu geçitten nasıl geçebileceğimi rehberime sormaya karar verdim. Her zaman olduğu gibi o şefkatli, sevecen bakışlarıyla karşımdaydı. Zor durumda olduğumu ve “Kurtulmak için ne yapabilirim?” diye sordum. Rehberim:
— Allah, “Gerçek şu ki biz insanı en güzel şekilde yaratırız. Ve Sonra onu aşağıların en aşağısına indiririz. İman edip doğru ve yararlı işler yapanlar hariç: onlar için kesintisiz bir ödül vardır” buyuruyor. Şunu iyi bil ki; sen aşağıların aşağısında iken bedenini hased kurtları kaplamış ve bedenine ait idrak, işitme, görme, takdir etme gibi bütün duyguların, hased yüzünden kirlenip pis bir hale gelmiş durumda. İnsan bedeni istek ve arzular içinde bulundukça aşağıların aşağısındadır. Diğer bir ifade ile kuyunun dibindedir. Kur’an da Yusuf suresinde, Yusuf Peygamber’in hikâyesi anlatılır. Güzel bir hikâye olduğu için çok bilinir. Hikâye Yusuf’un gördüğü ve babasına anlattığı bir rüya ile başlar. Gördüğü bir rüya üzerine, babası Yakup Peygamber, kardeşlerinin Yusuf’u kıskana bileceklerini düşünerek çok tedirgin olur. Kardeşleri görülen rüyayı görmüş ve onu çok kıskanmışlardır. Kıskançlıkları öyle bir seviyeye ulaşmış ki kardeşlerini öldürmeye karar vermişler. Babalarından izin alarak onu kıra götürmüş ve öldürmek hususunda ihtilafa düşmüşler ve hep birlikte Yusuf’u kuyuya atmışlar. Gömleğini de kana bulayıp babalarına biz onu elbiselerimizin başına bekçi koymuştuk, ne yazık ki biz orada yok iken onu kurt parçalamış diyerek çok üzüldüklerini söylediler. Yusuf’un kardeşleri birkaç gün sonra kuyunun başına gittiklerinde, bir kervancının Yusuf’u kuyudan çıkardığını gördüler ve Yusuf’u kervancıya sattılar. Ben sana hikâyenin devamını değil de ondan alınacak dersi anlatayım. Bazı tasavvuf düşünürleri bu hikâyeyi şöyle yorumlarlar. İnsanların yaradılışında ki dört unsur, beş duyu organı ve duyguları hikâyedeki Yusuf’un kardeşlerini temsil ederler. Yusuf’un kardeşlerini de kurt’a benzetirler. İnsanlar kıskançlık duygusu içinde bulundukları sürece kuyuda yaşar gibidirler. Kuyudan kurtulmanın yolu, kurtulacağına inanmak ve gereğince çabalamaktır. Yusuf kuyudan kurtulmak için durmadan dinlenmeden mücadele etti, kuyunun duvarlarına tırmandı, çırpındı, asla pes etmedi. Bu azimli çabalama onu kurtarıcı ile karşılaştırdı. Kurtarıcı onu hak yolunda işe yarayan Salih ameli, Allah rızası için insanlara hizmeti ve iyi huylu olmayı öğrensin diye saraylıya köle olarak verdi. Hikâyenin sonunda Yusuf’un rüyası gerçekleşti. Kendisini kıskanan kardeşleri kendi huzurunda secdeye kapanarak itaat edeceklerine dair söz verdiler.
— Efendim çok doğru buyurdunuz, ben kendimi kuyu içindeymişim gibi hissediyorum. Hased bir kurt gibi gırtlağıma yapışmış durumda, içinde bulunduğum bu çıkmazdan kurtulmak istiyorum. Lütfen o kervancı gibi elimi tutar mısınız? Yardımınıza ihtiyacım var.
— Sana Yusuf hikâyesini iyi okumanı ve anlamanı tavsiye ederim. Yusuf’un hikâyesin de geçirdiği evreler çok önemlidir. Hased kurt’larının (kardeşlerinin) Yusuf’u kuyuya attığı evre. Kuyuda çile ve riyazet çektiği evre, kuyudan kurtarılıp saraya köle olarak satıldığı eğitime tabi tutulduğu evre. Sınava tabi tutulduğu ve asla inancından taviz vermediği evre, iftiraya uğraması ve zindana atılması evresi, zindandan çıkıp krala naip olduğu evre, elde ettiği saltanatı insanların hizmetine sunduğu evre olarak sıralayabiliriz. Sen de hayat yolculuğunda bu evrelerden geçeceksin.
— Ben en aşağı evrede olduğumu biliyorum. Kurtuluş için öğütlerinizi bekliyorum.
— Öncelikle kıskançlığın ne olduğu konusunda bilgini artırmalısın. Düşmanını ancak bilgi ile alt edebilirsin. Düşmanın kurt olduğuna göre avcılardan kurt avı nasıl yapılır öğrenmelisin. Kurt avcılarının dediğine göre kurt kendinden büyük olanlara saldırmazmış. Avcı kurdun yanında bir müddet yürür sonra aniden yanından ayrılarak bir çember çizerek kurdun arkasına geçer ve ensesinden yakalarmış. Sende bir müddet o kurtların yanın da onlardan korkmadan yürüyecek ve teker, teker enselerinden yakalayacaksın. Av sırasında çekeceğin sıkıntılara tahammül edeceksin. Mücadele ederek hased kurtlarından kurtulabilirsin.
Niyazi Mısri:
Kasap önünde koyunum ya o beni ya ben onu
Cellât önünde boyunum ya o beni ya ben onu.
Beyti ile bizlere mutlaka kazanmamız gerektiğini işaret buyuruyor. Eğer sen hasedini kıskançlığını yenmezsen, o seni yer bitirir. Her fırsatta kendi kıskançlığını hatırlamalı ve dile getirmelisin. Başkalarının değil, sadece kendi kıskançlığından söz ederek onunla baş edebilirsin. İçini dökercesine her fırsatta kıskanç oluğunu kendi kendine itiraf etmelisin. Bu mücadelede başarılı olabilmek için, bir bilenin yanında olmalı ve ondan destek almalısın.
Allah’ın sana verdiklerinden, çevrendeki insanlara, eksilmesinden korkmadan karşılıksız vermelisin. Yediğinden yedirmeli, içtiğinden içirmeli, giydiğinden giydirmelisin. Ayrıca sana böyle bir fırsat verdiği için Allah’a teşekkür etmelisin.
“Allah’ım gönlüme yalnız senin sevgini ver ki, yalnız onunla meşgul olayım, bu kıskançlığın şerrinden kurtulayım” diye dua et ki, Allah seni hased kurdundan ve kıskançlık huyundan kurtarsın. Her fırsatta Felak suresinde de işaret edildiği gibi şerlilerin şerrinden Rabbine sığın.
RAHMAN VE RAHİM ALLAH ADINA
“1 - DE Kİ: Sığınırım yükselen şafağın Rabbine
2 - O’nun yarattıklarının şerrinden
3 - Ve bastıran zifiri karanlığın şerrinden
4 - Karanlık işlere düşkün tüm insanların şerrinden
5 - Ve kıskançlık duyduğunda kıskancın şerrinden”
Allah yolunuzu kolaylatsın, kıskançlığın ve kıskançların şerrinden hepinizi korusun.
Allah yar ve yardımcınız olsun. _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1406 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Cmt Eyl 05, 2009 2:58 pm Mesaj konusu: Kusur ve huzur |
|
|
Ömer Baba'nın Gündemi
BARDAĞIN YARISINI DOLDURMAYI BAŞARABİLDİNSE DİĞER YARISINI DA DOLDURMAMAN İÇİN HİÇBİR SEBEP YOK
Rehberimle birlikteyim, sorulacak çok sorularım var. Aklıma takılan birçok şey var, ama hepsini birden soracak halim yok. Ancak her buluşmamızda bir konu ile ilgili soru sormayı düşünüyorum. Çünkü sorduktan sonra bir hafta aldığım cevap üzerinde düşünüp iyice içime sindirmeye çalışıyorum. İlk sorumu soruyorum:
— Efendim insanlar kusurlu mu yaratılmıştır?
— Yaratan insanları kusurlu yaratmamıştır. İnsanlar yersiz davranış, suç ve kabahatler işleyerek kusurlu hale gelmişlerdir. İnsanların üstündeki ayıp ve kabahat perdesini kaldırdıklarında kusursuzlukları ortaya çıkar. Erdem arayıcısı da bu yolda kusur perdesini kaldırmak için çabalar.
— Efendim çevremde bazı insanlar kendilerini kusursuz, başkalarını kusurlu görüyor. Bazıları da kendilerini baştan ayağa kusurlu görüyor ve kendilerine ümitsiz vaka olarak bakıyorlar. Bu konuda beni bilgilendirir misiniz?
— Ben bugüne dek hiç kimsenin bay mükemmel veya bayan mükemmel olduğunu görmedim. Kusursuzluk Allah’a mahsustur. Kendini kusursuz görenler kendi içlerine bakmaktan aciz olan kişilerdir. Bu durumda bulundukları sürece iç huzuru bulamazlar. Bir kişi kendisini tamamen kusurlu görüyorsa bu bakış şekli de yanlıştır. Kusurlu insan yarısı dolu yarısı boş bardağa benzer. Hayatında iç huzuru ve mutluluğu arayan insan bardağın dolu tarafına bakar da bardağın yarısını dolu görünce bulunduğu durumdan dolayı Allah’a teşekkür eder. Bardağın yarısının dolu oluşu onu diğer yarısını da doldurma konusunda ümitlendirir. Eksiğini gidermek için gerekeni yaparak iç huzuru bulur. Başka biri bardağın devamlı eksik tarafına bakıyor da dolu tarafını göremiyorsa bu durum onu umutsuzluğa iter ve hayatında her şeyden şikâyet eder duruma gelir.
— Efendim bizler erdem arayan yolcularız, dikkatimizi sadece kusurlarımıza, eksiklerimize yönelttiğimizde bu durum bizim yolda yürümemize engel olmaz mı?
— Bu yolda yürümek istiyorsan elinden gelenin en iyisini yapmalısın. Bugün elinde olanın kıymetini bilerek yaşamalı ve bulunduğun durumun tadını çıkarmalısın. Elinde bulunan kazanımların yanında eksiklerinin de olduğunu bilmek seni ümitsizliğe değil aksine daha ümitli olmaya yöneltir. Bardağın yarısını nasıl doldurmayı başardınsa, diğer yarısını da doldurmaman için hiçbir sebep yok.
Elinizde olan nimetlerin kıymetini bilerek mutlu olmanızı ve kusurlarınızı gidererek iç huzura ulaşmanızı dilerim.
Allah yar ve yardımcınız olsun. _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1406 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Cmt Eyl 05, 2009 3:00 pm Mesaj konusu: Gönül uyanıklığı |
|
|
OYUN KURUCU VE OYUNCULAR
Ömer Baba'nın Gündemi
İnsan sosyal bir varlıktır. Yaradılışı gereği hayatını birileriyle paylaşacaktır. Kadın olsun erkek olsun herkes kendine uygun, diğer bir ifade ile yöneteceği bir eş arar. Eşler uygun ve uyumlu ise biri yöneten diğeri yönetilen olarak aile kurulmuş olur. Sonradan aileye katılan çocuklar da bu sisteme uymak durumundadır. Anne, baba ve çocuklar sevgi bağı ile birbirine sıkıca bağlıdırlar. Eşler ve çocuklar arasında güven sorunu da yoktur. Aileye bir bütün olarak bakılır. Ailelerin birleşmesinden topluluk, toplulukların birleşmesinden de milletler oluşur. Ailede olduğu gibi topluluk ya da milletlerde de lidere ihtiyaç duyulur. Asıl kavgalarda burada başlar. Bazı kendini beğenmiş, her şeyi bildiğini sanan kişiler diğer insanları kendi düşünce mantıklarına, hatta menfaatleri doğrultusunda yönetmek isterler. Yönetimi ele geçirmek için çok çetin mücadeleler verilir. Yönetim gücünü eline geçiren elden çıkarmamak, elinde olmayan da elde etmek için kıyasıya mücadele eder. İnsanların büyük çoğunluğu ise bu lider sevdalısı kişilerin hırsı yüzünden ezilirler, sürülür, köleleştirilir veya öldürülür. Tarih boyunca hep böyle olmuş. Günümüzde liderlik hırsı tek kişinin tekelinden alınmış, çok kişinin tekeline verilmiştir. Adına demokrasi denilen sistemde de değişen bir durum yoktur. Ülkelerde yaşayan insanlar sadece yönetilmeyi bekleyen kalabalıklardır. Onları uyanık ve çokbilmiş kişiler yönetmelidir. Uyanıklar guruplarını kurar, kendi programlarını halka rağmen kendileri yapar sonrada halkın oyuna sunarlar. Neticede daha hırslı olan ve toplum mühendisliğini daha iyi yapanlar iktidar gücünü ele geçirirler. Her fırsatta da biz gücümüzü milletten aldık demeyi de unutmazlar. Bu da toplum mühendisliğinin gereğidir. Demokrasi örneğinde olduğu gibi sadece insanları yönetme ve yönlendirme yöntemi değişmiş ama sömürü düzeni değişmemiştir. Örnekleyecek olursak her insanın yaşama, düşünme, inanma ve inancını yaşama hakkı vardır. Seçim sıraları sıkça dile getirilen bu haklar seçim sonrasında hemen rafa kaldırılır ve unutulur. İnanan insanlar yönetenlerin istediği ve izin verdiği ölçüde dinlerini yaşamalıdır. Onların in tarifinin dışına çıkanlar gerici ve softadırlar. Bulundukları ülkenin en büyük düşmanı onlardır ve irtica ile her zaman mücadele edilmelidir. İşin gerçeği inananların bir araya gelmesinden, iktidara talip olabilirler diye çok korkmaktadırlar. Bu nedenle dini ve din adamlarını da kontrol altına almak isterler. Dini cemaatler oluşturulur bu cemaatlere adamlar yerleştirilir ve cemaatler de iktidarda olanların isteklerine göre yönetilir. Eğer cemaatleri ele geçiremezlerse çareler tükenmez, hemen oyun kurucu yeni bir oyun kurar ve oyuncular oyunu sahneler.
Yazımı sabır göstererek buraya kadar okuduysanız neden böyle bir konuya girdiğimi merak etmişsinizdir. Rehberim Mevlana’nın Mesnevi’sini okumamı istedi. Bu istek doğrultusunda okurken, oradaki bir hikâye çok dikkatimi çekti. Mevlana yüzyıllar ötesinden bir gerçeğe ışık tutuyordu. İşte yukarıda yazdıklarımı da o hikâyenin etkisinde kalarak yazdım. Hikâyeyi size anlatınca, bana hak vereceğinizi umuyorum.
“ Hıristiyanlığın ilk yıllarında inananlar dinlerini gizliyor ve dini görevlerini gizli yapıyorlardı. Birbirleriyle gizlice buluşuyor büyük bir gizlilik içinde dinlerini yayıyorlardı. Gizli olmasına rağmen her geçen gün inananların sayısı artıyordu.
Yahudi bir kral vardı, insanlar nasıl oluyor da benden izinsiz Hıristiyan oluyorlar diye çok kızıyordu. İnananların sayısı arttıkça kralın da öfkesi artıyordu. İnsanlar engel olabilmek için arkalarına hafiyeler takıyor, takip ettiriyor ve tehdit ediyordu. Yaptığı uyarı ve tehditlerin faydasının olmadığını görünce her gün inananların onlarcasını, yüzlercesini öldürmeye başladı. Bu öldürmelerin de bir faydası olmadı inananların sayısı her türlü zulme rağmen artıyordu. Kral neticede ülkede ne kadar inanan insan varsa hepsini bir vadiye toplayıp onlara dinlerini terk etmesini söyleyecek dönmezlerse hepsini öldürmeye karar verdi. Bu kararını vezirine açtığında vezir, bu tedbirlerin hiçbir faydasının olmayacağını söyledi. Ayrıca “Kralım ben bir oyun kurdum, eğer uygun görürseniz anlatayım” dedi. Kral anlat deyince o, kurduğu oyunu anlattı.: ‘Önce benim Hıristiyan olduğumu topluma yayacaksınız. Sonra beni yakalatıp zindana attıracak ve bunu her kese duyuracaksınız. Her kesin önünde bana işkenceler yaptır, kulağımı ve burnum kestir. Sonra kulaksız ve burunsuz olarak zindandan kaçmama göz yum. Zindandan kaçarak o Hıristiyanların arasına sığınırsam beni bir aziz gibi karşılar, sahiplenir ve saygı duyarlar. İçlerine girdikten sonra onların arasına fitne sokmak ve parçalamak kolay olur. Onları öyle birbirine düşüreyim ki dinimiz selamet bulsun.’ Kral, vezirin kurduğu oyunu beğendi ve hemen uygulamaya koydu. Kral vezirin kulağını ve burnunu keserek işkence yaptıktan sonra kaçmasına göz yumdu.
Vezirin Hıristiyanların arasına katılmasından sonra yıllar geçti. Bu arada vezirle kral gizlice haberleşiyorlardı. Vezir artık inananlarca aziz kabul ediliyordu. O çok ibadete düşkün biriydi. Herkes yapacağı işi ona danışıyor o ne derse öyle yapıyordu. O zamanlar Hıristiyan kavminin on iki emir’i vardı. Bu emirler de vezire kul köle olmuşlardı, o ne derse öyle yapıyorlardı, hatta senin için ölürüz, öldürürüz deyiyorlardı. Vezir son zamanlarda bu emirlerle gizlice tek tek görüşüyordu. Her birine ayrı şeyler anlatıyordu. Birine anlattığının tam tersini diğerine anlatıyordu. Mesela birisine tevekkül’ü anlatırken diğerine kendinden başka kimseye güvenmemesi gerektiğini söylüyordu. Birisine zahitliği(dünyadan uzaklaşmayı) aç kalmayı tavsiye ediyor, diğerine Hıristiyanlık dünyadan uzak kalmak değildir diyordu. Birisine kendine rehber ara yoksa gerçek yolu bulamazsın diyor, diğerine rehbere ne gerek var sen her şeyi halleder yolunu bulursun diyordu.
Vezir ani bir kararla bir mağarada inzivaya çekildi, emirlere vermek üzere on iki tomar yazdı. Emirleri tek tek mağaraya çağırarak her birine bir tomar verdi ve sen benim vekilimsin dedi. Ben öldükten sonra sen bu topluluğun lideri sen olacaksın, eğer bunun aksini iddia eden olursa, onunla savaşmalısın ki dinimiz bozulmasın, inananlarımız yanlış yollara sürüklenmesin. Bu işlemi yaptıktan kısa bir müddet sonra kendi hayatına son verdi. İnsanlar bir süre yas tuttular çokça ağladılar. Aradan bir süre geçtikten sonra bize bir lider gerekir dediler. Eline tomarını alan emir topluluğa geliyor ve Aziz Pavlos’un kendisini vekil bıraktığını iddia ediyordu. İnananlar on iki parçaya bölündü ve birbirleriyle savaşarak ölmeye ve öldürmeye başladı. Kral ve vezirin kurduğu oyun neticesinde fitne yayılmış insanlar düşman olmuş ve dinin safiyeti de bozulmuştu. Bir grubun din dediğine diğer gurup küfür diyordu.”
Hikâye böyle bitiyor. Gerçi ben hiç yorum yapmasam da sizler yakın tarihte ülkemizde ortaya çıkarılan uydurma tarikatlar ve şeyhlerini hatırlarsınız. Yerden mantar biter gibi bittiler, görevlerini yaptılar ve gittiler. Oyun kurucu gerektiği zaman, gerektiği şekilde oyununu kuruyor ve uygun oyuncular da bularak oyunu sahneye koyuyor. Toplumun büyük bir kesimi “ cambaza bak cambaza” oyunu ile oyalanırken, oyunun kurucuları gerçek istekleri neyse onu gerçekleştiriyor ve topluma yeni düzen veriyorlar.
Mevlana’nın sesine kulak verelim, ortaya koyulan oyunların farkına varalım, oyunu kim kurdu niçin kurdu bu oyundan kimin çıkarı var iyice araştırmadan kimseye inanmayalım.
Hepinize gönül uyanıklığı diliyorum, Allah yar ve yardımcınız olsun. _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1406 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Cmt Eyl 05, 2009 3:00 pm Mesaj konusu: Güven duygusu |
|
|
Ömer Baba'nın Gündemi
KENDİNE VE BAŞKALARINA GÜVENMEK
Rehberim Ömer Baba’yı çok özledim, aradım görüşmek istediğimi söyledim, isteğim kabul gördü. Kararlaştırdığımız gibi buluştuk. Her zaman olduğu gibi beni güler yüzüyle karşıladı. Hava çok sıcak olduğundan terasa çıktık. Terasta bir masa ve etrafında sandalyeler vardı. Oturmam için sandalyelerden birini işaret etti. Terasta başka bir masa ve üzerinde semaver vardı. Semaverin üstündeki demliğe çay koydu ve üstüne semaverden sıcak su aldı. Demliği demlenmek üzere semaverin üzerine koyduktan sonra yanıma oturdu ve:
- Evladım gelmekle beni çok mutlu ettin, benimde sohbet edecek arkadaşa ihtiyacım vardı.
- Efendim ben bu yolda çok yeni ve acemi olduğum için sizin eğitici öğütlerinize her zaman ihtiyacım var.
- Erdemlilik yoluna erdemli olmak için girdim. Bu yolda yürürken çokça tecrübeler kazandım. Tecrübelerimi seninle paylaşmak ve sana faydalı olabilmek benim için zevklerin en güzeli. Ayrıca bu zevki bana yaşattığın için sana çok teşekkür ederim.
- Efendim sizin rehberliğinizde her attığım adıma dikkat ederek yürümeye devam ediyorum. Bu dikkatli yürüyüşüm beni güvenli kılıyor ama tedirgin de ediyor. Nerede, ne zaman, ne şekilde bir engellerle ve ne gibi tuzaklarla karşılaşacağımı bilememek, sağlıklı yürüyüşüme engel oluyor. Bu durum beni hem kendime hem de başkalarına karşı güvensizliğe itiyor. Bu konuda bana yardımcı olur musunuz?
- Kendi isteğin ve kararınla bilerek tehlikelerle dolu bir yola girdin. Seni bu yolda koruyacak olgunluğa, yönlendirecek bilgiye, kötü şeylerden elini çektirecek titizliğe ve yakınlık duyacağın iyi bir dosta ihtiyacın var. Bu yolda sana gereken tek şey asla şikâyet etmemektir. Çünkü kurallara uyduğun sürece yolda yürümen tehlikesizdir. Hem bu yolun erdemli insanları derler ki; “Çekice sabredemeyecektin neden örs oldun”. Mademki bu yola girdin bazı zorluklara katlanman gerek. Şimdi güven’le ilgili soruna gelelim.
- Güven; korku, çekinme, kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusudur. Güven kavramını üç boyutta incelemek gerekir. Önce senin kendine güvenin, sonra başkalarına güvenin ve başkalarının sana güvenmesi. Bu üç boyut birbirine çok bağlıdır ve birbirini etkiler. Her üçü bir arada ve dengeli olmalıdır.
Birincisi; inançların, düşüncelerin ve duygularınla ilgili iç dünyana yönelik olan güven duygundur ki buna “özgüven” denir. Kendini, eksikliklerinle, fazlalıklarınla, zayıflık ve güçlü yönlerinle ne kadar iyi tanırsan kendine o kadar öz güvenin artar. Güvenin, kendini bilmen ve tanımanla çok alakalı. Kendine güvenin sende ruhsal bir enerji oluşturur ve cesaretini artırır. Bu cesaretle sorunlarını çözmede başarılı olursun. Önüne çıkan her engeli kolaylıkla aşabilirsin. Özgüvenin olursa, senin kontrolün dışında ortaya çıkan olaylardan zarar görmez ve kötü etkilenmezsin. Güven güveni artırır. Özgüvenin olmazsa ürkek ve korkak olursun. Korku artınca dengeni bozar ve her şeyi abartılı şekilde algılamaya başlar ve huzursuz olursun. Her zaman savunmacı durumunda olacağından gergin olursun. İnsanlarla iletişimin zayıfladığından bu seni içe kapalılığa, zayıflığa, mutsuzluğa ve acizliğe götürür. Korku sende olduğu sürece endişelerin artar. Bazen önünde hiç engel olmadığı halde varmış gibi görmeye başlarsın. Korku, korkunun kendisidir ve aslı yoktur. Bilgini artırdıkça kendine güveninde artar.
İkincisi; başkalarına güvenmektir. Özgüvende olduğu gibi, başkalarına güvenmede de karşındaki insanları çok iyi tanımalısın. Hangi çevrede yetiştiklerini, aile ve eğitim durumlarını öğrenmelisin. Aile, çevre ve eğitim durumu kişinin zihin yapısının oluşumuna etkili olur. Aldığı etkilenime göre bireyin güven duygusu olumlu ya da olumsuz yönde olur. Senin kendine özgüvenin olunca başkalarına şüpheci, eleştirici, suçlayıcı ve şikâyet edici bir tutumla bakmazsın. İnsanlara ön yargısız olarak yaklaşır ve onlarla tarafsız olarak ilişki kurarsın. O insanları tanıdıkça onlara karşı itimadın artar ve güvenirsin.
Üçüncüsü; başkalarının sana güvenmesi. Başkalarının güvenini sağlayabilmen için uzun bir süreç ve emek harcaman gerekir. Kendini çevrendeki insanlara çok iyi ifade ederek, Hz. Mevlana’nın dediği gibi “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” prensibine uyarak yaşayacak ve insanların itimadını kazanacaksın. Bu kazanıma “güvenilirlik” denir. Birçok emekten sonra kazanılan güvenilirlik bir anda yok olabilir. Bu çok hassas bir durumdur. İnsanların güvenini kazanmak zor olduğu gibi, o güvenirliği korumak ta çok zordur. Bir yalan doksan dokuz doğruyu silip götürür. Çevrendeki insanlar senin doksan dokuz doğruna değil bir yalanına bakar ve seni onunla değerlendirirler. Bir damla sirke bir küp balı bozduğu gibi insani ilişkilerde de yapılan bir yanlış aradaki güveni yok eder. Bu konuda bu kadar konuşma yeter, artık çayımızı içmeliyiz.
- Efendim beni aydınlattığınız için teşekkür ederim. İzin verirseniz çayları ben doldurayım.
- Benim hizmetime engel olma, sana geldiğimde hizmeti sen yaparsın.
- Bunu haftaya buluşabiliriz diye anlayabilir miyim?
- Neden olmasın.
- Tekrar teşekkür ederim, bana zaman ayırmanız beni çok mutlu ediyor.
Kendine güvenen, başkalarına güvenen ve güvenilir kişi olmanız dileğiyle Allah yar ve yardımcınız olsun. _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1406 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Cmt Eyl 05, 2009 3:02 pm Mesaj konusu: İlme sarılmak |
|
|
ÖNCE İLİM Ömer Baba'nın Gündemi
Kararlaştırdığımız gibi Ömer Baba’yla buluştuk. Yine birlikte terasa çıktık, daha önce olduğu gibi semaver çalışmakta idi. Farklı olarak diğer masanın üstünde bilgisayar vardı. Bilgisayar açıktı, beni karşılamak için aşağı inmişti. Ben:
— Herhalde çalışmanıza mani oldum?
— Hayır, ben her halimle çalışmaktayım, bazen okuyor, bazen dinliyor, bazen de yazıyorum. Hepsinden de zevk alıyorum. Okuyamadığım veya dinleyemediğim gün huzursuz oluyorum. Hem çok önemli bir kural vardır, “ Ya öğrenici ol, ya öğretici ol ya da öğreten ve öğrenenlere yardımcı ol.” Ben her fırsatta bu üçünü de yapmaya gayret ediyorum.
— Bilgi ve bilgilenmek çok mu önemli?
— Yüce Allah’ın biz kullarına ilk emri “ oku” okumak bilgilenmek içindir.
— Oku derken, yüce yaratan Kur’an-ı okumayı mı kast ediyor?
— Bu konuda bazı yanlış anlayışlar vardır. Bazıları derler ki sadece Kur’an-ı ve dini ilimleri öğrenmeyi kast ediyor. Bu yorum eksik bir yorumdur. İnsanın okuyacağı üç kitap vardır. Birinci kitap “ Kur’an”, ikinci kitap “ kâinat “(evren), üçüncü kitap ise “insan”dır. Kur’an okunup anlaşılınca ilahi mesajlar detaylı olarak anlaşılır ve uygulaması kolay olur. “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyurarak bilenlerin bilmeyenlerden üstünlüğüne işaret eder. Bilgi insanı yüceltir, cehalet ise alçaltır. Bilgisizlik karanlık, bilgi ise nurdur. Bilgi inkârcılığı ortadan kaldıran, sapıklığı ve sapkınlığı yok eden, karanlıkları ortadan kaldıran bir ışıktır. Kur’an; bilgi ve bilgilenmeyi ön plana çıkarırken insanları bilgisizlikten korumak için “Cahillerden olma” veya “ Cahillerden yüz çevir” ayetleriyle uyarır. İnsanların en büyük düşmanı bilgisizliktir.
— Bir insan bilgili veya bilgisiz olduğunu nasıl öğrenebilir?
— Sevgili peygamberimizin “Beşikten mezara kadar ilim öğreniniz” buyruğu bizleri hayat boyu öğrenmeye teşvik etmektedir. Bilgi edinmeyi sürdürdükçe, gerçekte bilmediklerimizi de öğreniyoruz. Özellikle çağımız bilgi çağı, doğru bilgiye, doğru yoldan, çabuk ulaşmanın yollarını bulmalıyız. Her insan gece yatmazdan önce “Ben bugün ne öğrendim?” diye kendine sormalı, bir şeyler öğrenmiş ise Allah’a teşekkür etmeli ki Allah ilim nimetini artırsın, çünkü teşekkür nimetin artmasına sebep olur. Eğer bir şey öğrenememiş ise öğrenmeden yatmamalı. Bilgi edinmeyi prensip haline getirmeli.
— İlim araç mı, amaç mı?
— Bilgi insanlar için ulaşıncaya kadar amaçtır. Bilgiyi elde edince, Hakk ve hakikati bulmak için en önemli araç olur. Her insan önce ilmi sonra dini öğrenmelidir. Dini anlamak için de ilme ihtiyaç vardır. İlimsiz din de, dinsiz ilimde yıkıcıdır. Zaman bizlere göstermiştir ki imansız âlimler ve ilimsiz dindarlar insanları felakete, uçuruma götürmüştür. İman ve ilim sahibi Müslüman bir âlim kendisinden asırlarca sonra gelecek nesli dahi düşünmek gibi idealist olmalıdır. Din, bir takım geri zekâlı, korkuyu esas alan ve insanları gerilere sürükleyen insanlara bırakılırsa, içinde bulundukları toplumları manevi sefaletlere sürüklerler.
— Din adamı nasıl olmalıdır?
— Din adamı demek, kitleleri arkasından sürükleyen adam demektir. Böyle bir din adamında çok üstün meziyetler bulunması gerekir. İslam âlemin de özellikle Anadolu’muzda gerçek manada dinin yüksek esaslarını öğretecek din adamlarına ihtiyacımız vardır. Din, teknik ve ilim beraberliği olmadan insanlar için huzurlu bir hayat imkânsızdır. Din ilimle, ilim din ile, diğer bir ifade ile ilim adamı din ile, din adamı ilim ile barışık olmalı. Afrika’da, Çin’de, Hindistan’da ve dünyanın birçok ülkesinde, başka din mensubu ve putperestleri Hıristiyan yapmak için uğraşan papazlar uzun bir tahsil süresinden sonra gerekli meslekleri edinirler. Kimi doktor, kimi mühendis, kimi jeoloji, kimi arkeoloji gibi meslekler edindikten sonra dini eğitimi görmeye başlar ve her türlü soruya cevap verecek bilgiye sahip olduktan sonra misyoner olarak görevlendirilirler. Bizde ise bilgili din adamı yetişmesi istenmedi ve engellendi. Ölen insanların dini törenleri yapılamaz hale gelince imam hatip okullarının açılmasına izin verildi. Bu okullarda devlet liselerinde okutulan derslerin yanında dini bilgiler, Kur’an ve Arapça dersleri de verildi. Bu okullardan çok değerli, çağdaş din adamları yetişti. Kendini bilim adamı zanneden ideoloji kölesi bazı insanların gerçek din adamlarına tahammülleri yok. Dini bilmediklerinden dine ve din adamlarına saygı duymaz haldeler. Tasavvuf düşünürü Sehl der ki: “Saygı bilmezlik (edepsizlik) bilginin azlığından kaynaklanır.” Ayrıca, İ.Mes’ud, “İlim çok şey bilmek değil saygılı olmaktır” der.
— Efendim hep din ve din ilimlerinden bahsettiniz, Kur’an’ın işaret ettiği başka ilimler de var mı?
— Kur’an: “ Göklerin ve yeryüzünün yaradılışında, gece gündüzün bir biri ardına gelişinde, insanlara fayda vermek üzere denizde yürüyüp giden gemide, Allah’ın gökten yağmur yağdırarak yeryüzünü, ölümünden sonra diriltmesin de, sonra da yeryüzüne yürüyen hayvanları yaymasında, yelleri dilediği gibi estirip değiştirmesinde, gökle yer arasında emrine münkad olan bulutta, şüphe yok ki aklı erenler için varlığına ve birliğine deliller vardır.” Kur’an bu ve benzeri ayetler içinde geçen konular üzerinde insanları çalışmaya ve araştırma yapmaya teşvik etmiştir. Buradan hareketle İslam bilginleri astronomi, jeoloji, kozmoloji ve zooloji gibi ilimlerde çalışmalar yapmışlardır. Halifeler devrinde bir tercüme heyeti kurulur, Yunan, Hint ve İran’da var olan, astronomi, mantık. felsefe, tıp, zooloji, edebiyat ve tarih alanında ki kitaplar tercüme edilmiştir. Yapılan bu çalışmalar dünyaya ışık tutmuştur. Halen ABD ve Avrupa’da gerçek araştırmacı bilim adamları Kur’an - ı tetkik ettiklerinde Müslüman oluyorlar. Kur’an bilime ve bilim adamına karşı olsaydı bu araştırmacı insanlar Müslüman olmazlardı. Sevgili peygamberin “Dünyayı isteyen ilme sarılsın, ahireti isteyen ilme sarılsın, hem dünyayı hem de ahireti isteyen ilme sarılsın” hadisi ile sözümüzü noktalayalım.
— Efendim Yunus Emre’nin ”İlim, ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsin, ya nice okumaktır” beyti de bu konuda bize ışık tutuyor değil mi?
— Bir sonraki sohbetimize bu beyitle başlayalım.
— Her zaman olduğu gibi verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyorum. Sohbetle bilgilenmekten çok zevk alıyorum.
Allah’tan bilgi edinmenizi kolaylaştırmasını niyaz ediyorum. Allah yar ve yardımcınız olsun. _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1406 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Cmt Eyl 05, 2009 3:03 pm Mesaj konusu: Hayırlı ilimler |
|
|
İlim, ilim bilmektir Ömer Baba'nın Gündemi
İlim, kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır.
Taptuk’un dergâhında bilgilenen, o bilgiyle yaşayarak kendini aşmayı başaran Yunus Emre kendinden sonrakiler için en önemli şeyin bilgi olduğunu, onsuz hiçbir şeyin elde edilemeyeceğini bildiriyor. Başka bir beyitte “bir özge ilme âlim ol melek anı bilmez ola” diyerek ilimle yücelmeyi hedef gösterir. Öyle bir ilim öğren ve onunla yaşa ki meleklerden dahi üstün olasın. Yunus ve onun yolunu izleyenler ilmi, ilmi kesbi ve ilmi Vehbi diye iki kısma ayırmışlar.
İlmi kesbi: Çalışmakla elde edilen bilgilerdir. Bu bilgileri insanlara öğretmek için eğitim ve öğretim merkezleri kuruldu. İnsanlar, kendilerine ve topluma faydalı bilimleri bu merkezlerde öğrendi. Başka bir ifade ile diyebiliriz ki bu eğitim merkezlerinde öncelikle öğrenmeyi öğrenmek öğretilir. Nelerin okunacağı, nasıl okunacağı, neden okunacağına da burada öğretilir. Çünkü okumadan okumaya fark vardır. Önce alfabeyle başlanarak harfler, sonra hece ve kelimeler okutulur. Sonra kelimelerin bir araya gelerek oluşturdukları cümleler okunur. Cümleler ve içerdikleri anlamlar çok önemlidir. Bazen cümle içindeki bir virgül konulan yerine göre cümlenin anlamını değiştirebilir. Cümleler okunup anlaşıldıktan sonra kitaplar okutulur. Kitaplar okundukça, anlaşıldıkça okuyanların bilgisini artırır. Okumayı öğrenen, diğer bir anlatımla “öğrenmeyi öğrenen” kişiler önce kendilerini sonra âlemleri okumaya başlarlar. Önce varlık nedir, var olmanın sebebi nedir. Her şeyi var kılan, yaradan kimdir araştırmaya başlar. Tıpkı karşıda bulunan tablonun ressamını arar gibi araştırmaya ve soruşturmaya başlar. Çünkü okuduğu okul ona “öğrenmeyi öğrenme” nin yolunu öğretmiştir. Önce sorular geliştirir sonra o sorulara cevaplar arar ve bulur. Bazı sorularının cevabını ilahi kaynaktan bazı sorularının cevabını da insan kaynaklarından elde eder.
İlmi Vehbi: İnsanların güzel amelleri neticesinde, Allah tarafından ihsan edilen bir ilimdir. Bu konuda yüce Peygamberimiz “Siz bildiğinizle amel ediniz, Allah size bilmediklerinizi öğretir” buyurmaktadır. İnsanlar kesbi ilimle öğrendikleri bilgiler doğrultusunda yaşamaya başlarlarsa Allah onları manevi yollarla bilgilendirir. Bu bilgilendirme yolu Allah’ın kullarına lütuf ve ihsanıdır. İlmi ile amel işleyerek Allah’ın bu lütfuna mazhar olanlar, bu ilmi Vehbi ile âlemlerdeki ve Kur’an da ki sırları okur hale geldiler. Bu kişilere bütün sır ve hikmet kapıları açıldı. Sonra kendindeki Hakk’ın durağı olan kalbini okur ve ondaki sırra vakıf olur. Bütün bu eğitimlerin neticesinde kalbi ilmi hikmet ile dolar. Her şeyde olduğu gibi ilim öğrenmekte de kişinin niyeti çok önemlidir. Yüce Peygamberimize “Allah’ım bilgimi artır duası” öğretilerek bizlere de mesaj verilmektedir. İnsan bilgiye daima aç olmalı ve bilgisini artırmak için çok çabalamalıdır. Peygamberimiz bir hadisinde de “Allah’ım faydasız ilimden sana sığınırım” diyerek ilmin faydalısına ve zararlısına dikkatimizi çekmiştir. Elbette ki faydalı ilimler öğrenmek kişiyi maddi ve manevi olarak yüceltir. Zararlı bilgi ve eylemler ise insanı alçaltır. İnsanı yücelten ilimleri öğrenmek için nasıl çabalanıyorsa o ilimleri korumak için de çabalanmalıdır.
Büyük İslam âlimlerinden biri gençliğinde ilim öğrenmek amacıyla gezmektedir. Nerde bir bilgin duysa onun yanına giderek o bilge kişinin bilgisinden faydalanmak istermiş. Bir gün bir beldede çok bilge bir kişinin bulunduğunu öğrenir. Bilgilenmek amacıyla o bilgenin de yanına gider. Bilge çok yaşlı saçları beyazlaşmış yüzü çok nurlu bir insandır. Çevresinde çokça eğitim gören öğrencileri vardır. O da öğrenci olmak için izin ister ve derslerine katılır.
Bilge kişi bir gün yeni öğrencisini yanına çağırır ve “Oğlum sende çok üstün bir öğrenme kabiliyeti görüyorum. İnanıyorum ki birçok ilimler öğrenecek ve hayatta üstün başarılar kazanacaksın. Sana öğüt olsun diye kendi hayat hikâyemi anlatmak isterim” der. Ve hayat hikâyesini şöyle anlatır:
“Ben de senin gibi gayretli çalışkan bir gençtim. Kendimi ilim yoluna adadım, çok başarılı oldum. Önce dini ilimler okudum sonra edebiyat, felsefe, mantık ve tıp öğrendim. Edindiğim bilgilerle yaşamayı çok zevk alıyordum. Hele insanlara faydalı olduğum için çok mutluydum.
Özellikle tıp ve ruhiyat konularına çok düşkündüm. Öğrendiğim tıp ilmi ile birçok insanın hastalığını tedavi ediyordum. Öyle bir haldeydim ki karşımdaki insanların yüzlerini gördüğümde, gözlerine baktığımda hastalıklarına teşhis koyabiliyordum. Ayrıca insanların aklından ve gönlünden geçenleride okuyabiliyordum. Bunun bana Allah’ın bir lütfu olduğunu biliyordum. Zaman içerisinde ünüm etrafa yayıldı. Bu sırada bulunduğum yerin sultanı hastalanmış kimse tedavi edememiş. Sultanı tedavi etmek amacıyla beni çağırdılar, bende gittim. Sultanı muayene ettim ve teşhisimi koydum. Uyguladığım tedavi metoduyla Sultan kısa zamanda sağlığına kavuştu. Bir gün Sultanın adamları bana bir hediye paketi getirdiler. Paketi açtığımda içinde çok güzel, deriyle kaplı Kur’an-ı Kerim vardı. Ben Sultandan yüklü bir para beklediğim için bu hediyeye çok bozulmuş ve kırılmıştım. Her nedense beni ünlü olmak ve zengin olmak hırsı kapladı. Sultanı tedavi ettiğim haberi insanlar tarafından duyulunca hastalarımın sayısı arttı. Zenginlik hırsı ile hastalardan çokça ücret de alıyordum. Hiç tatmin olmuyor daha fazlasını, daha fazlasını kazanmak için çabalıyordum. Gerçektende zaman içinde çok zengin oldum. Param ve mülküm çok oldu. Ama bir gün şunu fark ettim ki önce öğrendiğim ilim beni yüceltmişti, insanlara faydalı oldukça, hastaları tedavi ettikçe mutlu oluyordum. Bu durum beni manevi olarak yüceltiyordu. Çok mutlu ediyordu. Sonraki durumumda ise insanlar beni alkışlıyor, övüyordu. İnsanların bu övgü ve alkışı beni manevi olarak alçaltıyordu. Her geçen gün kendimden bir şeylerin eksildiğini hissetmeye başladım. Artık akılları ve kalpleri okuyamıyordum. İbadetlerimden de zevk almıyordum. Zengin olunca mutlu olacağımı zannederdim ama hiç mutlu değildim. Bir şeylerin yanlış gittiğini anladım. Yanlışımın para hırsı olduğunu beni huzursuz edenin sonradan edindiğim mal ve mülkün olduğunu anladım. Hemen bu hırs ve davranışlarımdan dolayı tövbe ettim, günlerce ağladım, Rabbimin beni affetmesini diledim. Bir gün Sultanın gönderdiği Kur’an-ı Kerim’i elime aldım, öptüm başıma koydum. Kur’an’ın bana ışık tutmasını Hak’tan niyaz eyledim. Kur’an-ı Kerim’in her hangi bir yerini açtım, orada okuduğum ayet : “(Allah) hikmeti dilediğine verir, kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır” (2/269) idi. Rabbimin tövbelerimi kabul ettiğine inandım. Tekrar o hikmete ulaşabilmek için, o güne kadar kazandığım bütün varlığımı ilim yolunda yürüyen gençlere harcanmak üzere vakfettim. Şimdi bu hücremde öğrencilerimle çok mutluyum. Çünkü Rabbim beni bağışladı ve o eski halimi geri verdi. Sana anlattığım bu hikâyeden gerekli dersi alacağına inanıyorum. Allah gerçek ilim arayanlara yeteri kadar dünyalık verir ve onları kimseye muhtaç etmez. O genç öğrenci, bilgeden dinlediği bu hikâyeyi hayatı boyunca unutmadı. Çokça bilimler öğrenmesine rağmen zenginlik ve şöhret hırsına hiç kapılmadı. Ömrünü insanlara faydalı olacak ilimler ile uğraşarak geçirdi.
Allah günümüz insanlarına da hayırlı ilimler öğrenmeyi ve yaşamayı nasip eylesin.
Allah yar ve yardımcınız olsun. _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1406 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Cmt Eyl 05, 2009 3:04 pm Mesaj konusu: İki dinle bir konuş |
|
|
Ömer Baba'nın Gündemi
İYİ DİNLEYİCİ OLMAK
Güzel konuşabilmek bir kabiliyettir. İnsanlar bu kabiliyetleriyle kendilerini en iyi şekilde ifade eder ve bu sayede güzel fırsatlar yakalarlar. Güzel konuşan kişi etrafındakiler tarafından ilgiyle dinlenir. Bu kişiler aynı zamanda karşısındaki insanların sözlerini dinlemeyi de çok iyi bilen insanlardır. Dinlemek de konuşmak kadar değerlidir. ‘İnsanlar dillerinin altında saklıdır. Konuşunca ne ve kim olduğu anlaşılır.’ Konuşmacı karşısındaki dinleyicisini dinler de sonra konuşursa onun hislerine tercüman olur. Diğer insanların düşünüp de ifade edemediği şeyleri iyi konuşmacı çok ustaca ifade eder. Dinleyici de ‘İşte ben de tam böyle diyecektim’ der. İnsanları dinleyebilmek ve onların hislerine tercüman olabilmek hiç kuşku yok ki güzel konuşmaktan çok üstün bir kazanımdır. Büyük tasavvuf düşünürü de bu sebepten olsa gerek Mesnevi’sine ‘Dinle’ diye başlar.
Dinle neyden çün hikâye etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede
Büyük davaları güzel konuşanlar değil içten ve samimi dinleyenler kazanırlar. Diğer insanların hikaye ve şikayetlerini dikkatle dinledikten sonra konuşuyorsan, konuşman güzel ve anlamlı olur. Dinlemesini bilmiyorsan, sadece senden ahenkli, diksiyona uygun kelimeler çıkar ama dinleyici bulamazsın.
Maalesef günümüz insanları dinlemekten çok, konuşmayı seviyorlar. Sırf konuşmak için konuşuyorlar. Sadece laf salatası üretmek için konuşanlar vardır. Sözcüklerin içi boş ve anlamsızdır. Çok şey söyler, çok konuşur ama aradan saatler geçse de dinleyici dinlediğinden bir şey anlamaz. Çünkü konuşmacı konuşmak için konuşuyordur.
Toplumlarda, ailelerde birçok üzüntü ve sıkıntının sebebi konuşanları dinlememekten kaynaklanır. Eşler birbirlerini dinlemediğinden evde huzursuzluk olur. Çocuklar, ‘Annem veya babam beni dinlemiyor, bana zaman ayırmıyor’ diye şikâyet ediyorlar. Toplumlarda, evlerde eğer söylenenler dinlenilse birçok dert ve şikâyet biter.
Çağımız insanı zamanını iyi kullanamıyor. İşine zaman ayırıyor ama eşine ve çocuklarına zaman ayırmıyor. Bazen eşler, bazen de çocuklar düdüklü tencereye dönüşüyorlar. Sanki her an patlamak üzereler. Bu durumdaki eşlerden veya çocuklardan biri rahatlamak amacıyla psikoloğa başvuruyor. Anneler ve babalar! Birbirimize ve çocuklarımıza zaman ayıralım ve iyi dinleyici olalım. En iyi doktor en iyi dinleyicidir.
Hayatımız boyunca rahat etmek ve iyi işler yapmak istiyorsanız konuşmaktan çok dinlemesini biliniz. Bence bu işe önce deneylerle başlayabilirsiniz. Bakın bakalım hiç konuşmadan, karşınızdakinin sözünü kesmeden kaç dakika tahammül edebiliyorsunuz. İlk deneyimde beş dakika başarılı olduysanız, devam edin daha fazlasını başarabilirsiniz. Ama daha karşıdaki sözünü bitirmeden söze giriyor veya onun konuşmasına fırsat vermiyorsanız çok yorulduğunuz halde karşınızdaki de sizi dinlemez. Çok konuşursam karşımdaki beni dinler yanılgısına düşüp de kendinizi aldatmayınız.
Eğer anne babalar çocuklarının, devlet adamları vatandaşların dertlerini, isteklerini dinlemeyi bilirlerse, aileler ve toplumlar daha huzurlu ve güvenli olacaktır. İnsanlar dinlendikleri zaman önemsendiklerine inanırlar. Bu güzelliği çocuklardan ve ülkemiz insanlarından esirgemeyelim. Etrafınıza şöyle bir bakın komşunuzu tanıyor musunuz, onu hiç dinlediniz mi? İş arkadaşınızı tanıyor musunuz, en son ne zaman konuştunuz, onu dinlemeye ne kadar zaman ayırdınız? Ne kadar önem veriyor ve dinliyorsanız siz de başkaları tarafından dinlenir ve önemsenirsiniz.
Konuşmanın ve dinlemenin önemini belirten çok güzel atasözlerimiz vardır.
‘Boş fıçı çok gürültü çıkarır’
‘Söz gümüşse sükût altındır’
‘Çok söz yalansız olmaz’
‘Çok dinleyen, çok konuşandan fazla bilgilidir’
Karşımızdakini iyi ve dikkatli dinledikten sonra konuşursanız, konuşmanız çok güzel ve etkili olur. Dinlemesini bilerek konuşmak hislere tercüman olmaktır. ‘İki dinle bir konuş’ prensibine uyarak, önce dinleyip, anlayıp sonra konuşalım. Yoksa leylek gibi durmadan ağızdan sesler çıkarmak konuşmak değildir.
Sözümüzü Hoca Nasrettin’in bir fıkrasıyla bitirelim;
Hoca bir gün pazarda bir kuşun fiyatını sorar. Bir altın cevabını alınca koşa koşa eve gider, hindisini kaptığı gibi pazara gelir. Soranlara hindinin fiyatını on altın diye söyler. ‘Hocam hindi hiç on altın eder mi?’ diyenlere ‘Niye küçücük kuş bir altın ediyor da hindi on altın etmesin’ der. ‘Hocam o kuş dediğin papağan, marifeti var konuşur’ cevabını alır. Bunun üzerine Hoca ‘E bu da hindi baba filozof, hem dinler hem düşünür’ der.
Allah hepimize dinlemek için sabır ihsan etsin.
Allah yar ve yardımcınız olsun. _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1406 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Cmt Eyl 05, 2009 3:06 pm Mesaj konusu: Yüceltecek idealler |
|
|
BASİT İNSANLAR VE BASİT İSTEKLER Ömer Baba'nın Gündemi
Rehberime, 'Efendim bazı insanların neden çok basit istekleri var?' diye sordum.
* Basit insanların basit istekleri olur. Padişahın biri kırda gezerken bir ses duyar ve sesin geldiği yöne gider. Çobanın biri yüksek sesle “Allah’ım ne olur, ben şu elimdeki sopamı gökyüzüne atayım yere ininceye kadar beni sultan kıl” diye dua etmektedir. Padişah çobanın neden böyle bir dua ettiğini merak eder ve çobana 'Neden böyle dua ediyorsun?' diye sorar. Çoban, 'Allah'tan isteklerim var da ondan” der. Sultan kendini tanıtır ve, “Haydi sopanı at gökyüzüne, yere düşünceye kadar sultanlığımı sana verdim” der. Çoban var gücü ile sopasını göğe fırlatır ve 'Falan yerler ve falan yerler benim ağamın davarına mera olsun” der. Sopa yere düşmüştür. Sultanlık bitmiştir. Sultan yanındaki adamlara, 'Bu çobanın istekleri yerine getirilsin' emrini verdikten sonra, işte size çok güzel bir örnek, basit insanların basit istekleri olur.
* İnsanlar, değerli isteklerle, basit istekleri nasıl anlayabilir?
* Mısır, Akdeniz güneyinde büyük ve zengin bir ülkedir. Mısır firavunlar tarafından idare edilir. İsrail oğulları burada önceleri iyi şartlarda yaşardı. Hatta içlerinden bazıları firavunların yanında itibar sahibi idiler. Sonraları değerlerini kaybettiler. Firavunlar ve adamları tarafından köleleştirildiler ve birçok işkenceye maruz kaldılar. Bu zulüm ve işkence içinde yaşarken inançlarını da kaybettiler. Zamanla kendi kültür ve geleneklerini terk ettiler. Mısır halkının adet ve geleneklerini benimsediler. Musa Peygamber de İsrail oğullarındandı. Doğumundan itibaren firavunun sarayında büyüdü. Çok iyi yetiştiği ve firavun onu kendine oğlu bildiği için kendinden sonra devletin başına geçeceğini ilan etti. Musa yaşı ilerleyince kendisinin de ezilen, hor görülen ve her fırsatta hakarete uğrayan İsrail oğullarından olduğunu öğrendi. Büyükleri ona bütün hayat hikâyesini anlattı. Merak ediyorsan bu hikâyenin tamamını Kur'an’dan öğrenebilirsin. Benim anlatacağım bölüm, Musa Peygamber'in İsrail oğullarını firavunun zulmünden kurtardıktan sonra gelişen olaylar. Musa Peygamber asasını Kızıldeniz'e vurur deniz ikiye ayrılır, arada açılan yoldan İsrail oğulları karşıya geçerken onları vurmak için takip eden firavun ve askerleri deniz birleşince hepsi boğulur. Bu olay çok büyük bir mucizedir. Musa ve İsrail oğullarının geçtiği yer ise taşlar ve kayalarla dolu kurak çöldür. Hava çok sıcaktır sanki gökyüzünden aşağılara doğru lavlar ateşler yağmaktadır. Allahuteala, İsrail oğulları için bu cehennem gibi sıcak olan yerdeki sarp kayalardan, su fışkırttığı gibi, ateş gökyüzünden kudret helvası ve bıldırcın eti indirdi. Ama ruh yapıları bozulmuş olan İsrail oğulları, bir yüce gaye uğruna Mısır'dan kurtarıldıklarını ve bu sebeple çölde olduklarını unuttular. Eski alışkanlıkları akıllarına geldi. Bu yeni hayattan sıkılmaya başladılar. Allahuteala, Musa Peygamber aracılığıyla onları zilletten kurtardı ve özgürleştirdi. İsrail oğulları ise kısa zaman sonra özgürlüğün değerini unuttu ve daha önce alışmış oldukları aşağılık yaşantılarını yeniden yaşamak istediler. Mısır'da alışkanlık haline getirdikleri yiyecek ve içeceklerini özlediler. Onlar elde ettikleri özgür ve şerefli hayatın değerini unutup Musa Peygamber'e:
* 'Ey Musa, bir çeşit yemeğe elbette dayanamayız. Rabbine dua et de yerin bitirdiği sebze, acur, sarımsak, mercimek ve soğandan bizim için çıkarsın' dediler.
* Musa da, 'Siz bayağı olan şeyle hayırlı olan şeyi değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise bir şehre inin. Sizin için istedikleriniz şeyler vardır' demişti.
İsrail oğullarının kendilerine verilen nimetlerin kıymetini bilmemeleri üzerine Allah’ın gazabına uğradılar da onların üzerine hor ve yoksul oldular. Onlar taşkınlıklarını ve isyanlarını hep artırdılar. Musa Peygamber'den sonrada bu kötü alışkanlıklarını devam ettirdiler. Hep basit istekler peşine koştular. İsteklerine uymayan Allah’ın ayetlerini inkâr ettikleri gibi bazen haksız yere peygamberlerini dahi öldürdüler. Aşırı gittiklerinden de zaman zaman Allahuteala tarafından cezalandırıldılar.
Allahuteala insanların yücelmesini isterken, basit insanlar her zaman aşağılık şeyleri arzu ederler. Yücelmeyi isteyen, yüce gönüllü insanlarsa, özgür, özgün ve erdemli olmak isterler. Her zaman 'Rabbimiz duyduk ve itaat ediyoruz' derler.
Şimdi hep birlikte kendi hayatımızı ve isteklerimizi gözümüzün önüne getirelim. İsteklerimiz bizi yüceltecek idealler mi? Yoksa çok basit istekler mi? Çoğu zaman çok basit istekler uğruna çok çabalar harcarız. Hatta bazen o basit isteklerimize engel olabilir düşüncesiyle en yakın dostlarımızı dahi kırmaktan çekinmeyiz. Uğruna can feda edilecek özgürlük gibi idealler varken ömrünü soğan sarımsak gibi basit istekler uğruna harcayan insanlar günümüzde de çoktur. Hiç kimsenin yapılacaklar, alınacaklar listesi ve istekleri ölünceye kadar bitmez.
Allah seni, beni ve diğer insanları basit istekler peşine koşan, basit insanlardan etmesin.
Basit istekler peşine koşan, basit düşünen ve düşkün bir hayat yaşayanlardan Allah’a sığınalım.
Allah yar ve yardımcınız olsun. _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1406 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Cmt Eyl 05, 2009 3:07 pm Mesaj konusu: Çalışarak kazanmak |
|
|
HAYIRLI ZENGİNLİK Ömer Baba'nın Gündemi
Hz. Abdulkadir Geylani’nin dergâhına gelen misafirlerden biri dergâhtaki gördüğü ihtişam ve zenginlik karşısında şaşırır. Etrafına hayretle bakarak beden diliyle memnuniyetsizliğini ifade eder. Geylani misafirine:
- ‘Neden şaşkınca etrafına bakıyorsun?’ diye sorunca misafir:
- Ya Şeyh ben zannederdim ki din adamları fakirlikle iftihar ederler. Bir lokma ile bir hırkaya razı olurlar. Hâlbuki ben burada çok zenginlik görüyorum.
Geylani Hazretleri kendisinden asırlarca sonrasına dahi örnek olacak şu şekilde cevap verir.
— Mal, mülk ve saltanat içinde olup da onu kalbe sokmamakta bir ibadettir. Zenginlik başkalarına faydalı olmak için ne güzel bir vasıtadır. İhtiyaç içinde olan insanlara nasıl yardımcı olacağız. Kendi himmete (yardıma) muhtaç olan, başkasına nasıl himmet eder.
Her sorumlu ve medeni insan çalışıp didinerek zengin oluyorsa bu imrenilecek bir durumdur. Bu şekilde zengin olan kişiler çevresindeki muhtaç insanları düşünerek fabrikalar kurarlar. Bu iş yerlerinde insan ve işçi haklarına saygı gösterirler. İşçilerinin çalışarak, emek harcayarak kazanmalarını isterler. Gerçekten çalışacak durumda olmayanlara da yardımcı olur ve hayatlarını kolaylaştırırlar. Her zaman toplumumuzda böyle zenginlere ihtiyaç vardır.
Şu da bir gerçek ki bugün toplumumuzda işçi ve insan haklarına saygı duymayan, yalnız kendi menfaatini düşünen zenginler de vardır. Kötü hiçbir zaman örnek olamaz. Çevremizde saygısız zenginler var diye, iyi çevresine faydalı zenginleri görmemezlikten gelmemeliyiz. Allah, iyi niyetli çalışkan ve üretken zenginlerin sayısını çoğaltsın. İş yerleri kurarak insanlara çalışma imkânı sağlamak da ibadettir. Dünyada mesut olarak yaşamak istiyorsanız, çalışınız ve kazanınız. Allah katında makbul olmak istiyorsanız, kazancınızı insanlık uğruna harcayınız.
Dervişlere özenen adamın biri ormanda yürürken çok yorgun ve çaresiz bir köpek görür. Köpek sürünerek ancak hareket etmektedir. Adam Allah’ın bu köpeğin rızkını nasıl vereceğini merak eder ve bir yere gizlenerek izler. Biraz sonra oraya bir aslan, ağzında bir ceylanla gelir, avının bir kısmını yedikten sonra artanını oraya bırakarak gider. Köpek sürünerek avın yanına yaklaşır ve güzelce karnını doyurur. Bu manzarayı gören adam, ‘Ben gerçekten Allah’ın rızkı verdiğini gözlerimle gördüm. Ben bu köpekten aşağı değilim benim de rızkımı verir’ der ve yolu üstünde bulunan bir camiye girer ve daima ibadetle meşgul olmaya başlar. Aradan üç gün geçmiş bir şey yememiş ve içmemiştir. Allah’ın göndermesini beklemektedir. Bir ara camiye elinde yemek bohçası olan bir pir girer ve aç adamı, “Köpekler gibi artık yemeye hevesleneceğine, aslan ol da artık yedirmeye heveslen” diye uyarır, yemek bohçasını bırakarak gider. Yapılan bu uyarıdan sonra çalışarak kazanması gerektiğini anlar ve camiyi terk ederek iş aramaya başlar. Mehmet Akif ne güzel söyler:
“Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası;
Dostunun yüz karası, düşmanın maskarası.”
Peygamber Efendimiz, “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, hemen ölecek gibi ahiret için çalışınız” buyurmaktadır.
Kendine güven, çalış, kazan, zengin ol, yediğinden yedir, içtiğinden içir, işte hayırlı zenginlik budur.
Ramazan ayının rahmeti hepimizi kuşatsın. Allah yar ve yardımcınız olsun. _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1406 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Cmt Eyl 05, 2009 3:08 pm Mesaj konusu: Sadaka vermek |
|
|
HAKTAN ALIP HALKA VERENLER Ömer Baba'nın Gündemi
Kur’an okurken Bakara Suresi’nin 161. ayetine takıldım kaldım. Mallarını Allah yolunda harcayanlara bir numune olarak sanki kısa metrajlı bir film sunulmakta. İnsanların, kalbine, ruhuna, vicdanına hitap eden bu film, aldığının birkaç misli fazlasını veren bir bitkinin hayatı ile ilgili. Kafamda canlandırdığım filmi size şöyle özetleyeyim. Film, el görüntüsü ile başlıyor. İlahi kudret eli, kulunun eline bir tohum koyuyor. Sonra elin sahibi adam gözüküyor. Elindeki buğday tohumunu ekmek için, güneş gören uygun bir toprak buluyor. Toprağı kazarak büyük bir dikkatle tohumu ekip üstünü toprakla örtüyor. Sahne değişti tohumun toprak içindeki gelişimini izlemeye başladık. Toprak o taneciği ana şefkatiyle bağrına bastı ve iyice sıktı. Sonra yağmur yağdı ve yağmur suları toprağın bağrındaki tohuma ulaştı. Tohum o sudan yeni hayat buldu. Önce ortadan yarıldı, içinden çok ince beyaz bir filiz çıkmaya başladı. Filiz, yavaş yavaş toprağın üst kısmına doğru yürüdü. Başını topraktan çıkarır çıkarmaz güneş onun hizmetine girdi. Beyaz filiz, güneşin etkisiyle yeşil renge büründü. Toprak, hava, su ve güneş o buğday sapını büyütüp besleyip olgunlaştırdı. Kalınca sapının üzerinde yedi tane başak oluştu. Mevsim değişince sap ve başaklar önce sarardı sonra kurudu. Bitkinin hayat yolculuğu çok ilginç bir şekilde görüntülendi. Sonra tohumu eken adam yine devreye girdi. Kuruyan başakların birini eline aldı ve içinde gizlenmiş olan tanecikleri teker teker saydı, tam yüz tane idi. Diğer başakları da teker teker açarak saydı, her birinde yüz tane vardı. Toprağa ektiği bir tohum yedi yüz tohum olmuştu. Bu durum çok hoşuna gitti. Filmin final sahnesi lütuf ve ihsan sahibi Allah’ın, “Ben dilediğime kat kat veririm, benim ihsanım çok geniş ve ben her şeyi hakkıyla bilenim” sözü ile bitti.
Ayeti kerime bu filmi izlettikten hemen sonra hemen insanların vicdanına dönüyor ve insanları sadaka ve yardıma davet ediyor. Gerçekte sadaka veren kişi vermiyor, aksine alıyor. Tıpkı yukarda izlediğimiz filmde olduğu gibi, kulun eline lütfedip de tohumu koyan Allah idi. Sadaka veren kişiye de veren Allah’ tır. Bu nedenle sadaka olarak muhtaçlara malını verdiğinde eksilmiyor, tohum örneğinde olduğu gibi birçok misli artıyor. Sadaka veren kişiler mallarının eksilmediğini aksine arttığını gördüklerinde denizdeki dalgalar gibi coşuyor ve hayır yapma duyguları da kat kat artıyor. Günümüzde de gerçekten Allah’ın lütuf ve ihsanına inanan müminler sadaka konusunda birbirleriyle yarışmaktadırlar. Çünkü ayet müjde ile devam ediyor:
“Allah dilediğine kat kat verir”. Allah, hiç kimsenin bilmediği hadsiz hudutsuz nimetlerinden rızk olarak fazlasıyla verir. Kul sadaka verdikçe Allah da rahmetinden daralmaz, bitmez, tükenmez hazinesinden kuluna fazlasıyla verir. Allah sadaka verenlerin kalplerinin derinliklerindekini bilir. Kullarının niyetlerine göre mükâfatını verir. O’na hiçbir şey gizli değildir. Salih niyet ile sadaka veren insanların duygu, düşünce ve kişilikleri gelişir. Kazandıkları bu güzel duygu ve düşüncelerle sadaka verdiklerinde, sadakayı alan kişilerin duygu ve kişilikleri incinmez.
Gerçek bir mümin, Allah’tan aldığını, verdiğine inanır. Tıpkı, sağ eli yukarı sol eli aşağı dönük olarak sema yapan Mevlevi dervişi gibi, “Biz haktan aldığımızı halka veririz” demektedirler. Öyle bir veriş ki kendilerinden bir şey katmadan. Allah hepimize hayırlar yapmayı nasip eylesin.
Allah yar ve yardımcınız olsun. _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
imre Süper Moderatör

Kayıt: 15 Nis 2008 Mesajlar: 1406 Konum: Ankara Hast: Ülseratif Kolit
|
Tarih: Cmt Eyl 12, 2009 1:27 pm Mesaj konusu: Toplumun kalkınması |
|
|
İNFAK DİLENCİLERİ DEĞİL ORTA SINIFI OLUŞTURUR
Adiy “tayy” kabilesinin ileri gelenlerinden birisidir. Çok cömert olarak ünlenmiştir. Peygamberimiz “Adiy” i İslam dinine davet eder. Adiy tereddütler geçirmektedir. Bu durumu fark eden efendimiz: “Adiy! Her halde senin bu dine girmene çevremdeki muhtaç insanları görmen engel oluyor. Vallahi çok sürmez onlarda mal ve servet öyle bollaşacak ki, malın zekâtını alacak kimse bulunmayacak” buyurmuştur.
Emeviler’in sekizinci halifesi Ömer ibn Abdülaziz büyük hizmetler ifa eden harikulade bir şahsiyettir. Emeviler’in yanlış politikalarına son veren ve her şeye adaletle hükmeden örnek bir devlet adamıdır. “Beytülmal” saltanatta olanların değil halkın hakkıdır diyerek halka dağıtmıştır. Adaletli davranışlarından dolayı ona “İkinci Ömer” demişlerdir.
İşte bu Ömer ibn Abdülaziz zamanında zekât vermek isteyen bir mümin, zekât verecek fakir bulamadığı için Halife Ömer’e gelir ve:
“Ya Ömer ben zekâtımı verecek fakir bulamadım, lütfen bana yardımcı ol” der. Halife Ömer ona, “Zekâtını bir torbaya koy, sokaklarda bu torbanın içinde zekâtım var, almak isteyen var mı? diye dolaştır” der. O mümin halifenin dediğini yapar kimse gelip de almaz. Tekrar halifeye gelerek kimsenin almadığını söyler. Halife “Bir tellal bul ona para ver üç gün şehir de dolaşsın belki bir ihtiyaç sahibi bulunur” der. Mümin aynı şeyi yapar fakat üç gün sonra da zekâtı alan olmamıştır. Mümin tekrar halifeye gelir durumu haber verir. Bu sefer de halife, “Sen o zekâtını torba ile iki yol kavşağı olan falan yerde bir ağaç var onun üzerine as ve üzerine zekâttır, alabilirsiniz diye yaz” der. Mümin kişi bu seferde onu dener, ağaca asarak gider. Üç hafta sonra gittiğinde o torbanın içindekilerle beraber orada asılı olduğunu görür. Torbayı alarak halife Ömer ibn Abdülaziz’e götürür. Ömer ağlamaya başlar ve: Ebu Musa(ra) Resulullah (sav)den, “İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki, elde altın zekât vermek için adam arayacak da zekât verilecek kimse bulunamayacak diye bir hadis rivayet etmiştir. Ne mutlu ki ben bunu kendi zamanımda gördüm” der.
Bu olay bizlere, verilen sadakaların toplumu kalkındıracağını ve sadaka alacak kimsenin kalmayacağını gösteriyor. Günümüzde de şuurlu bir şekilde infak yapılırsa dilenciler değil orta direk dediğimiz sınıf gelişir. Orta direk de, orta ölçekli iş yerleri kurarak geçimini kendi sağlamaya başlar. Bir toplum için en büyük felaket orta sınıfın olmamasıdır. Zengin çok zengin, fakir çok fakir olursa o toplumda huzur değil düşmanlıklar olur. Mal ve servet sahibi kişiler infaklarıyla orta sınıfı oluşturmalıdır.
Sadaka vermeye niyeti olan her zaman bir fakir bulur. Bu zamanda da sadaka verecek fakir bulamıyorsan pes doğrusu. Allah cümlemize sadaka verme zevkini yaşatsın.
Allah yar ve yardımcınız olsun. _________________ (.Fırtına Ne Kadar Sert Eserse Essin Kayadan Alıp Götüreceği Sadece Tozudur .) |
|
| Başa dön |
|
 |
|
|
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
|
|