www.barsakforum.com Forum Ana Sayfa www.barsakforum.com
İnflamatuvar Barsak Hastalıkları ve Biz

Barsakforum Radyo

Boğaziçi Üniversitesi Desteğiyle Radyomuz Yayında  
www.barsakforum.com Forum Ana Sayfa

ibh - inflamatuvar barsak hastalığı ( ülseratif kolit crohn )    ibh da yaşam    ibh da kullanılan ilaçlar    ibh ve psikoloji    hastalık teşhis ve tedavi yöntemleri    şifalı bitkiler - takviye besinler ve diyet       kendimizi tanıtma tanışma hastalık hikayeleri

Anasayfa Forum Üye Listesi Profil Özel Mesajlar S.S.S Arama Giriş

TARİHİ BİLGİLER
Sayfaya git 1, 2  Sonraki
 
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    www.barsakforum.com Forum Ana Sayfa -> Tarihin İçinden
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
rsevinc



Kayıt: 30 Arl 2007
Mesajlar: 2390
Konum: Kadıköy/İstanbul

MesajTarih: Sal Ekm 21, 2008 5:35 pm    Mesaj konusu: TARİHİ BİLGİLER Alıntıyla Cevap Gönder


TARİHİ BİLGİLER



VEREM HASTALIĞININ 9000 YIL ÖNCESİNE AİT KALINTILARI BULUNDU

Bilim adamları, 9000 yıl önceki, kesinliği kanıtlanmış en eski verem vakasını ortaya çıkardılar.

İsrail’in Hayfa kenti yakınındaki neolitik dönemden kalma Alit-Yam köyündeki kazılarda ortaya çıkarılan anne ve bebek kalıntıları üzerinde yapılan incelemede, tüberkülozun somut en eski izlerine rastlandığı bildirildi.

University College London ve Tel Aviv Üniversitesi’nden uzmanlar, kalıntılarda bulunan vereme yol açan bakteriyi DNA teknolojisi kullanarak tespit ettiler.

Daha önceki araştırmalarda, tüberkülozun 500 bin yıl önce varolduğuna dair bazı işaretler görülse de Afrika’dan göçen ilk insan türlerinden bir erkek iskeleti üzerindeki bu verem işaretleriyle ilgili kesin bir kanıt bulunamamıştı.

İsrail’de bulunan kemiklerin, daha önce İtalya’da bulunan ve kesinliği kanıtlanmış verem bulgularından 3000 yıl daha eski olduğu belirtildi.

Bilim adamları, daha önceki teorilerde, insan tüberkülozunun hayvanların evcilleştirilmesinden sonra sığır tüberkülozundan evrimleştiğinin öne sürüldüğünü hatırlatarak, İsrail’de bulunanın kesinlikle insan tüberkülozu olduğunu vurguladılar. Bunun da insan tüberkülozunun sığır tüberkülozundan önce varolduğunu gösterdiği kaydedildi.

Bilim adamları, iskeletlerdeki tüberküloz DNA’sında, şu anda dünyadaki yaygın tüberküloz türlerinin ortak karakteri olan belli bir DNA parçasının silindiğini tespit ettiler.

Araştırmayı yapan Dr. Helen Donoghue, bu silinmenin 9000 yıl önce olması gerçeğinin bakterinin zaman içinde geçirdiği değişimin ölçüsü hakkında fikir verdiğini söyledi.

Bu araştırmanın, hastalığa karşı daha etkin tedavi yöntemlerinin bulunmasında bilim adamlarına yardım edeceğinin ümit edildiği bildirildi.

AA
_________________
"SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
shake2.gif

www.barsakforum.com


En son rsevinc tarafından Çrş Ekm 22, 2008 7:46 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
rsevinc



Kayıt: 30 Arl 2007
Mesajlar: 2390
Konum: Kadıköy/İstanbul

MesajTarih: Sal Ekm 21, 2008 6:23 pm    Mesaj konusu: LALE DEVRİ ISLAHATI NEDİR? O DÖNEMDE NELER OLMUŞTUR Alıntıyla Cevap Gönder

LALE DEVRİ ISLAHATI NEDİR? O DÖNEMDE NELER OLMUŞTUR



Türkiye Tarihinde 1718-1730 yillari arasindaki döneme, Mesrutiyetten sonra verilen ad. Bu devirde Istanbul’da Lâle zevki artip, yetistirilmesi yayginlasmistir. Devlet adamlari dahil, istanbullularin bahçelerinde lâle yetistirip zevk edinmelerinden dolayi sair ve tarihçiler tarafindan bu yillara “Lâle Devri” denilmistir.

Lâle Devri, Osmanli Sultani Üçüncü Ahmed Hân (1703-1730) ve Vezir-i âzam Nevsehirli Damad ibrahim Pasa zamaninda Osmanhli-Rus-Avusturya-Venedik harplerinden sonra imzalanan Prut ve Pasorofca Andlasmasi ardindan basladi. Yillarca süren harpler ve isyanlardan bikmis olan ahali, andlasmalardan sonra korku ve endiseden uzak bir hayat sürmeye basladi.

Istanbul’da sünnet ve dügün merasimleri artarak, mevsimine göre kir, deniz seyahatlari ve helva sohbetleri tertiplendi. Padisah dahil, devlet adamlari, baharda, Lâle mevsiminde Sa’dâbâd, Serefâbâd Bag-i Ferah, Emnâbâd, Hüsrevâbâd, Hümayunâbâd. Kasr-i Süreyya, Vezirbahçesi kösklerinde, Tersane bahçesi, Çiragan bahçesi, Besiktas Yalilarina giderlerdi. Devlet adamlari, ahali ve çiçekçi esnafi, ikiyüzden fazla lâle çesidi yetistirip, bu bitkiye karsi alâka artmistir. “Mahbud”, devrin en meshur ve pahali lâle çesididir. Istanbul basta olmak üzere bütün memleket sathinda park, bahçe tanzimi, kösk, saray, çesme, sebil, imaret, medrese, kütüphane ve camiler dahil pek çok san’at eseri yapildi. Insa ve tamir edilen san’at eserlerinin süslenip, tezyini için Istanbul’a Çini fabrikasi kuruldu. Bugünkü Nevsehir, bu devrin eseridir. Yine bu devirde, onaltinci yüzyildan beri Istanbul’da ve diger Osmanli sehirlerinde Arapça, Ermenice, Ibranice, Rumca kitap basan matbaalarin ardindan, Seyh’ül-Islâm Abdullah Efendi’nin fetvasi ile Osmanlica kitap basimi da serbest oldu.

Matbaada basilacak kitaplarin kontrolü için de âlimler vazifelendirildi. Istanbul’da bulunan ve bütün dünyada kiymetli eserlerin yazilmasini sagliyan doksanbin kadar hattatin durumlari dikkâte alinarak ilk zamanlar dinî kitap basilmadi. Hattatlikla ugrasan kalem ehlinin bir kismi matbaada tab islerinde musahhilik yaparak zamanla denge saglandigindan dinî kitaplarin da basimina geçildi. Matbaanin ve hattatlarin ihtiyacini karsilamak için kâgit fabrikasi kuruldu. Avrupa ile münasebetler arttirilip, Viyana’ya konsolos tayin edilerek, çesitli bassehirlere dostluk nameleri gönderildi.
_________________
"SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
shake2.gif

www.barsakforum.com


En son rsevinc tarafından Çrş Ekm 22, 2008 7:46 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
rsevinc



Kayıt: 30 Arl 2007
Mesajlar: 2390
Konum: Kadıköy/İstanbul

MesajTarih: Sal Ekm 21, 2008 6:26 pm    Mesaj konusu: 2 bin yıllık aşk görenleri şaşırttı Alıntıyla Cevap Gönder

2000 YILLIK AŞK GÖRENLERİ ŞAŞIRTTI

DENİZLİ’nin antik Laodikya Kenti’nde yapılan kazı çalışmalarında birbirlerine sarılmış durumda erkek ve kadın iskeleti bulundu. Kuzey Nekropolü’nde yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan 2 bin yıllık mezardaki iskeletler görenleri hem heyecanlandırdı, hem hayrete düşürdü.
Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı ve Kazı Heyeti Başkanı Prof. Dr. Celal Şimşek, Anadolu’nun en büyük ve en önemli antik kenti Laodikya’nın dört tarafını çevirdiği mezarlarda zaman zaman aşk ve nefretin izlerini gördüklerini söyledi.
Mezarların kurtarılarak içindeki hediyelerle birlikte müzelere kazandırılmasını amaçladıklarını belirten Şimşek, şunları söyledi:
“Laodikya’da ölü gömme geleneklerini öğrendiklerini öğrendik, mezarlara konulan hediyeler bulduk. Son olarak 2 bin yıllık bir mezarda birbirlerine sarılmış durumda erkek ve kadın iskeletleri bulundu. Kadın ve erkek birbirlerini öyle sevmiş ki öbür dünyada da aynı sevgiyi yaşamak için öldüklerinde aynı mezara konulmak istemiş. Bazı mezarlarda da çiftlerin başları farklı yöne gelecek şekilde gömüldüğüne tanık olduk. Bu durum da yaşarken birbirlerini çok seven, ancak zaman zaman kavga eden çiftlerin de aynı mezara gömülmek istediklerini gösteriyor. Bu tür mezarlar aşk ve nefreti anlatıyor.”



2 BİN YIL ÖNCE BEYİN AMELİYATLARI YAPILIYORMUŞ

2008 kazı sezonunda 95 mezar açtıklarını kaydeden Şimşek, şunları söyledi:
“Özellikle de kiremit çatma mezarlar, örgü tekne, tuğla çatma ya da kiremit çatma mezarlar, tolozlu mezarlar ve şu anda bulunduğumuz alandaki gibi avlulu mezar komplekslerini ortaya çıkardık. Özellikle yaklaşık 2 bin 100 yıllık
olduğunu tespit ettiğimiz mezarda karı-kocanın birlikte gömüldüğünü gördük. Ayrı zamanlarda öldüğünü belirlediğimiz çift, vasiyet üzerine birlikte gömülmüş. 2 bin 100 yıllık bu aşkın kalıntılarını bulmak bizi heyecanlandırdı.” Bölgede ayrıca dönemin sporcularına ait olduğu sanılan mezarlar tespit ettiklerini söyleyen Şimşek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Laodikya çok zengin bir antik kent. Burada özellikle sporcuların olduğunu tahmin ettiğimiz mezarlarda ilginç verilere ulaştık. Sporcuların antrenman faaliyetleri, temizlik malzemeleri ve süslenmeyle ilgili makyaj
malzemelerine, takılarına varıncaya kadar o dönemin kültürünü aktaran birçok bilgi ve belgeye ulaştık.
2 bin yıl önce Laodikya Antik Kenti’nde beyin ameliyatlarının yapıldığını ve bu beyin ameliyatları sonunda hastaların iyileştiğini, yaşadığını da antropologlar bizlere aktardı. Biliyoruz ki antik dönemde, burada tıp çok önemliydi. Laodikya’da bir Tıp Fakültesi vardı. Burada yetişen doktorlar, değişik yerlerde hizmetler veriyorlardı. Bu bilgileri destekleyen verilere de ulaştık.” Şimşek, kazı alanı yakınında 1994 yılında yapılan yol çalışmasının birçok
mezara zarar verdiğini, bu mezarları kurtarmaya çalıştıklarını da sözlerine ekledi.
_________________
"SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
shake2.gif

www.barsakforum.com


En son rsevinc tarafından Çrş Ekm 22, 2008 7:46 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
rsevinc



Kayıt: 30 Arl 2007
Mesajlar: 2390
Konum: Kadıköy/İstanbul

MesajTarih: Sal Ekm 21, 2008 6:28 pm    Mesaj konusu: MATBAA NE ZAMAN İCAT EDİLDİ KİM İCAT ETTİ NEREDE KULLANILDI Alıntıyla Cevap Gönder

MATBAA NE ZAMAN İCAT EDİLDİ KİM İCAT ETTİ NEREDE KULLANILDI

Bilindiği gibi matbaa Johann Gutenberg tarafından icat edilmiştir. Gutenberg tek tek metal harflerle yüksek baskı tekniğini geliştirmiş. Gutenberg’in bu buluşundan sonra matbaacılık yaygın ve hızlı gelişen bir sektör olmuştur. Matbaanın ilk kez kullanılması Uzakdoğu’da başlamıştır. Bilinen ilk baskı VIII. yy’da Japonya’da yapılmıştır. İmparatoriçe Shotoko Budizm’in kutsal metinlerini Sanskrit dilinde Çin alfabesiyle bastırmıştır.

İlk kez tek tek harfler dökerek baskı yapmayı Pi Sheng (960-1297) adında bir Çinli denemiştir. Pi Sheng porselenden harfler kullanarak matbaanın gelişimine hız kazandırmıştır. Ancak çok harfli Çin alfabesinde tek tek harfler kullanarak baskı yapma nedeni hala anlaşılamamıştır. Matbaa Çinlilerden Uygurlara geçmişlerdir. Uygurların IX. yy’dan itibaren baskı yaptığı bilinmektedir. (Tun-Huang mağarasındaki buluntular.)

Avrupa’da matbaacılık özellikle XV. yy’da gelişme göstermiştir. Avrupa’da matbaacılığın üssü Hollanda olmuştur. Burada ki basım tekniği tahta kalıplarla yapılmaktadır. Hattatlarca yazılan tahta kalıplar. Hakkaklarca kazınmaktadır. Kalıplar bu yönetemle üretilmektedir. Harlem kentinde ilk kez tek tek harflerle baskı denemelerini 1430 yılında Lourens Janszoon Coster’in yaptığı sanılmaktadır.

Johann Gutenberg ise çırağı Fust ile birlikte Mainz şehrinde metal harflerle basım tekniğini uygulamıştır. Gutenberg bu çaılşmalara bilgi ve birikimlerini, Fust ise sermayesini katmıştır. İlk çalışmaları olan 42 satırlık İncil’i 1455 yılında basmışlardır. Fust ve Gutenberg işlerin yolunda gitmemesi neticesinde ortaklıklarına son vermiştir. 1462’de Nassau başpsikoposunun askerleri Mainz şehrine saldırdı. Kaçan basımcılar Avrupa’nın her yanına dağıldı.
_________________
"SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
shake2.gif

www.barsakforum.com


En son rsevinc tarafından Çrş Ekm 22, 2008 7:47 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
rsevinc



Kayıt: 30 Arl 2007
Mesajlar: 2390
Konum: Kadıköy/İstanbul

MesajTarih: Sal Ekm 21, 2008 6:31 pm    Mesaj konusu: ANADOLUDA TÜRKLERDEN ÖNCE HANGİ UYGARLIKLAR YAŞADI Alıntıyla Cevap Gönder

ANADOLUDA TÜRKLERDEN ÖNCE HANGİ UYGARLIKLAR YAŞADI TÜRKLER ANADOLUYA NE ZAMAN YERLEŞTİ
Türklerin Anadolu toprağındaki tarihi çok yenidir. Yaklaşık 900 yıl. Oysa Anadolu”da 12 bin yıl öncesine giden yerleşim yerleri vardır. Anadolu”da Türklerden önce Hitit, Frig, Urartu, Lidya, Yunan, Roma ve Bizans gibi uygarlıklar yaşadı. 1000″li yıllardan itibaren ise Anadolu Türklerin vatanı olmaya başladı.

Hatırlayacağınız gibi, Oğuz Türkleri 1000″li yıllarda Orta Asya”dan batıya doğru büyük bir göç yapıyordu. Oğuzların büyük bir kolu Selçuk Bey önderliğinde Maveaünnehir, Horasan ve İran bölgesine indi. Daha sonra, Selçuk beyin torunları Çağrı ve Tuğrul beyler Horasan bölgesinde Büyük Selçuklu Devleti”ni kurdular. Ama Oğuz Türklerinin yayıldığı alan İran Maveraünnehir ve İran ile sınırlı değildi. Daha Büyük Selçuklu Devleti kurulmadan önce Çağrı Bey önderliğindeki göçebe Oğuz kabileleri (Türkmenler), 1018 yılında Azerbaycan üzerinden Anadolu”ya girdiler. Burada önlerine çıkan kuvvetleri dağıttılar. Çağrı Bey Anadolu”da bir süre kalarak keşif ve istila hareketinde bulundu. Sonra kardeşi, Tuğrul Bey”in yanına döndü. Anadolu”nun iklimi ve geniş otlakları Türkmenler için son derece elverişliydi. Zaten, o dönemde Doğu Anadolu”da Bizans egemenliği iyice zayıflamıştı. Bu durum Selçukluların ve Türkmenlerin Anadolu”ya akınlarını kolaylaştırıyordu.

Büyük Selçuklu Devleti Horasan ve İran toprakları üzerinde kurulduktan sonra, kendi toprakları büyük bir Oğuz (Türkmen) akınına uğradı. Selçuklu hükümdarları bu Türkmenleri batı sınırındaki uc bölgelerine yerleştirme siyaseti izlediler. Tuğrul Bey ve Alp Arslan bu siyaseti başarı ile uyguladılar.

Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, başka bir kardeşi olan İbrahim Yınal”ı, kuzenleri Kutalmış ve Hasan”ı bir ordu ile Anadolu”ya gönderdi. Amaç, Türkmenleri Anadolu”ya geçirmek için yol açmaktı. Bu ordu 1048 yılında Erzurum yakınlarındaki Pasinler ovasında ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaş Selçukluların Bizans”a karşı kazandığı ilk büyük zaferdi. Bu zaferden sonra Türkmenler Anadolu”nun iç kısmına kadar yayıldılar.

Tuğrul ve Çağrı bey döneminde yapılan akınlar sonucunda Doğu ve Güneydoğu Anadolu”da önemli Bizans şehirleri ve kasabaları ele geçirildi. Çağrı Bey”in oğlu Yakuti Erzurum, Kemah, Malatya ve Sivas”ı ele geçirdi. Tüm bu akınları durdurabilmek için Bizans İmparatorluğu iki sefer yaptı, ancak başarılı olmadı. Alp Arslan döneminde ise Bizans devam eden Selçuklu ve Türkmen akınlarını durdurabilmek için son şansını deneyecekti.
_________________
"SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
shake2.gif

www.barsakforum.com


En son rsevinc tarafından Çrş Ekm 22, 2008 7:47 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
rsevinc



Kayıt: 30 Arl 2007
Mesajlar: 2390
Konum: Kadıköy/İstanbul

MesajTarih: Sal Ekm 21, 2008 6:35 pm    Mesaj konusu: TÜRK SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI NEDİR TÜRKLERİN ANAVATANI NERESİDİR Alıntıyla Cevap Gönder

TÜRK SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI NEDİR TÜRKLERİN ANAVATANI NERESİDİR

Türk sözcüğünün anlamı; “Güçlü, kuvvetli, miğfer, türemiş, şekil kazanmış” demektir. Türk Dil Kurumu’nun hazırladığı Türkçe Sözlük ’te, Türk; Asya ve Doğu Avrupa’da yaşayan, Türkçe’nin çeşitli lehçelerini konuşan soy ve bu soydan gelen kimse diye belirtilmektedir. Söz konusu bu kimselerden oluşan topluluklara “Türkler” denir. Türkler; Türkçe ve bu dilin lehçelerini konuşurlar. Türk kelimesinin geçtigi ilk devlet, Göktürk (Kök-Türk) imparatorluğudur. Orhun Kitabelerinde Türk kelimesi, bazen Türk, bazen de Türük olarak yazilmiştir.

11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud; “Türk adının Türkler’e , Tanrı tarafından verildiğini belirterek, Türk adının “Gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk çağı” demek olduğunu belirtir. Türk kelimesi, gerek İslâm, gerek İran ve gerekse Tevrat’ta geçmektedir. Tevrat’ta Türkler’in Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in soyundan geldiği kabul edilir.Türkler, üç beyaz ırk grubundan “Europid” grubunun “Turanid” tipinden gelir.
Türkler’in anavatanı Orta Asya’dır. 9. yüzyıldan itibaren, Orta Asya’da yaşayan Türkler; nüfus fazlalığı, mer’a yetersizliği, su kıtlığı gibi nedenlerle göç etmeye başlamışlardır. Orta Asya’dan dört bir yana gerçekleşen bu göçlerin en önemlisi batı yönünde olmuştur. Batı yönde gerçekleşen göçler sonucu, 11. yüzyılda Anadolu Türkleşmiş ve daha sonra Avrupa içlerine kadar yayılmışlardır. 20. yüzyılda ise dünyanin bütün kıtalarına dağılmışlardır. Avustralya’dan Brezilya’ya kadar, dünyanın her tarafında, bugün Türk vardır.

Yine bu göçün Altay çevresinde göçebe halinde yaşayan Türk kavimlerinin hayvan sürülerini otlatmak için Aral Gölü istikametinde olduğu kaydedilir.Tarihin geçmiş dönemlerinde, değişik ve uzun zaman dilimleri içinde, birlik ve beraberlik içinde yaşayan Türk Dünyası, kurmuş olduğu medeniyetlerle, tarihe altın harflerle adını yazdırmıştır. Göktürkler, Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar, bu devletlerin en bilinenleridir. Özellikle bugüne göre en son Büyük Türk Devleti olan Osmanlı Devleti, kendine has özellikleriyle, dünya hakimiyetini tam 600 yıl elinde tutmuştur. Ne yazık ki, Osmanlı Devleti’nin çöküşüyle birlikte, Türk Dünyası paramparça olmuş ve 20.yüzyıla esaret altında girmiştir. 20.yüzyılın esaretini, Türk Dünyası içinde ilk kez, yine Osmanlı Devleti’nin çekirdeğini oluşturan Türkiye kırmış ve Anadolu’nun şahlanışı ile bağımsızlığını kazanmıştır. Bu devletlerin sayısı, mevcut bazı tarihi kaynaklara göre 113 olduğu, bazı kaynaklara göre 125’i geçtiği ve bazı kaynaklara göre de 180’i bulduğu kabul edilir.
_________________
"SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
shake2.gif

www.barsakforum.com


En son rsevinc tarafından Çrş Ekm 22, 2008 7:47 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
rsevinc



Kayıt: 30 Arl 2007
Mesajlar: 2390
Konum: Kadıköy/İstanbul

MesajTarih: Çrş Ekm 22, 2008 7:41 pm    Mesaj konusu: Osmanlılar döneminde hangi paralar kullanıldı ilk osmanlı pa Alıntıyla Cevap Gönder

Osmanlılar döneminde hangi paralar kullanıldı ilk osmanlı parası nasıldı

Osmanlı Türklerinin ilk dönemlerinde kullanılmakta olan ve “Sikke” adı verilen madeni paralar hâlâ son Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Mesud adına basılıyordu.

Bursa’nın fethinden sonra ağabeyi Alâaddin Paşa’nın tavsitesi üzerine Orhan Gazi kendi adına bastırmaya başladı.

“Akçe” adı verilen bu ilk Osmanlı parasının çapı 18 milimetre olup 900 ayar gümüşten yapılmıştır. Ağırlığı ise 1.5 gram kadardır.

Paranın bir yüzünde, “Lailahe illAllah, Muhammeden Resulullah” yazı olup; çevresinde Dört Halife’nin isimleri vardır. Paranın öbür yüzünde ise “Orhan bin Osman - Bursa” yazısı ile 3 rakamı bulunmaktadır. Buradaki 3, Orhan Gazi’nin Beylikteki üçüncü yılına işaret etmektedir.
_________________
"SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
shake2.gif

www.barsakforum.com


En son rsevinc tarafından Çrş Ekm 22, 2008 7:45 pm tarihinde değiştirildi, toplam 1 kere değiştirildi
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
rsevinc



Kayıt: 30 Arl 2007
Mesajlar: 2390
Konum: Kadıköy/İstanbul

MesajTarih: Çrş Ekm 22, 2008 7:45 pm    Mesaj konusu: Osmanlı tarihinde yapılan ilk savaş hangisidir osmanlı tarih Alıntıyla Cevap Gönder

Osmanlı tarihinde yapılan ilk savaş hangisidir osmanlı tarihi hakkında bilgiler

Osmanlı Tarihinde İlkler…

- Osmanlıların ilk Beylik merkezleri ve bir bakıma ilk başkentleri Söğüt Kasabası’dır. Daha sonra sırasıyla Yenişehir, Bursa, Edirne ve İstanbul başkent oldu.

- Osmanlı tarihinde ilk savaş,1284 yılında Bizans tekfurlarıyla yapılan Ermeni Beli savaşıdır.

- Osman Bey’in ele geçirdiği ilk kale Kolca Hisar Kalesi’dir (1285).

- Osman Bey’in ilk askeri anlaşması 1306 yılında yılında Ulubad Tekfuru ile yapılan anlaşmadır.

- İlk fethedilen ada, 1308 yılında alınan İmrali Adası’dır.

- İlk barış anlaşması, 1330 yılında Orhan Gazi ile Bizans İmparatoru Üçüncü Andronikos arasında imzalanmıştır.

- “Rumeli” adı verilen Avrupa yakasında ilk ele geçirilen yer, Gelibolu’da Orhan Gazi’nin büyük oğlu Süleyman Paşa tarafından alınan Çimpe limanıdır.

- “Sikke” adı verilen ilk Osmanlı madeni parası Orhan Gazi adına 1327 yılında basılmıştır.

- İlk daima ordu 1328 yılında Orhan Gazi Bey’in emriyle kurulmuş olup bu orduya “Yaya” adı verilmiştir.

- Osmanlı tarihinde ilk şair padişah Fatih Sultan Mehmed’in babası İkinci Murad’dır.

- Osmanlı padişahlarından İstanbul’u ilk kuşatan ’Yıldırım Bayezıd’dır (1391).

- Osmanlı tarihinde savaş meydanında şehid olan ilk (ve tek) padişah Birinci Murad’dır (1389), 1. Kosovo Savaşı.

- İstanbul’a defnedilen ilk padişah Fatih Sultan Mehmed’dir.

- Fethin sembolü olan Ayasofya’da ilk Cuma Namazı fetihten üç gün sonra 1 Haziran 1453 günü Akşamseddin tarafından kıldırılmış olup cemaat arasında Fatih ve O’nun şanlı askerleri hazır bulunmuşlardır.

- Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’a tayin edilen ilk vali Karıştıran Süleyman Bey’dir.

- İlk İstanbul Kadısı Hızır Bey Çelebi olup; bugünkü Kadıköy semti O’na tahsis edildiği için bu adı almıştır.

- Devişmelerden olup da Sadrazamlık makamına yükselen ilk kişi, fetihten sonra Fatih Sultan Mehmed tarfından tayin edilen Mahmud Paşa’dır.

- Önceleri Asya ve Avrupa’da toprakları bulunan Osmanlı İmparatorluğu’na ilk defa Afrika’da toprak kazandıran padişah Mısır Fatihi Yavuz Sultan Selim’dir.

- İstanbul’da öldürülen ilk padişah, “Genç Osman” adıyla bilinen İkinci Osman’dır.

- “Valide Sultan” adıyla anılan ilk padişah anası, İkinci Selim’in hanımı ve Üçüncü Murad’ın anası olan Nur Banü’dur.

- Osmanlılarda ilk matbaa, Üçüncü Ahmed zamanında ve 1327 yılında faaliyete geçen İbrahim Müteferrika Matbaası’dır.

- İlk vapur, İkinci Mahmud zamanında ve 1827 yılında satın alınmış olup halk arasında “Buğu gemisi” adıyla anılmıştır.

- İlk kıyafet kanunu 3 Mart 1829 yılında ve İkinci Mahmud zamanında yayınlanmıştır. Bu kanuna göre sarık ve cüppe ilmiye sınıfına ayrılmış olup devlet memurlarının fes, setre, pantolon ve kaput giymeleri kararlaştırılmıştır.

- İlk gazete yine İkinci Mahmud döneminde ve 1 Kasım 1831 Salı günü yayınlanan Takvim-i Vakayi’dir.

- Osmanlı tarihinde ilk borçlanma Sultan Mecid döneminde ve 1855 yılında olmuştur. 28 Haziran Perşembe günü Londra’da imzalanan anlaşma ile İngiltere ve Fransa’dan beş milyon İngiliz altını borç alınmıştır.

- Türkiye’de ilk telgraf da yine Sultan Mecid döneminde kurulmuş, 9 Eylül 1855 Pazar günü faaliyete geçmiştir.

- Avrupa seyahatine çıkan ilk ve tek Osmanlı Padişahı Sultan Aziz’dir 21 Haziran 1867 tarihinde başlayan bu yolculuk 44 gün sürmüştür.

- Türkiye’nin yurt dışında katıldığı ilk sergi 1851 yılında Lonra’da düzenlenen Tarım ve Sanayi Ürünleri Sergisi’dir.

- Türkiye’de ilk sergi ise 27 şubat 1863 tarihinde Sultan Ahmed Meydanı’nda Sultan Abdülaziz’in de katıldığı bir törenle açılan “Sergi-i Osmani” dir. Çeşitli el sanatları ile tarım ve sanayi ürünlerinin yer aldığı bu sergiye İmparatorluk sınırları içinde kalan ülkelerden olduğu gibi bazı Avrupa ülkelerinden de katılımlar oldu.

- İstanbul’a ilk tünel yine Sultan Abdülaziz zamanında Fransız Mühendis Emile Gavand tarafından yapıldı ve bu tünel 17 Ocak 1874 günü hizmete girdi. Dünyanın üçüncü yeraltı treni olan bu tünel 575 metre uzunluğunda ve 7 metre genişliğindedir.

- Türkiye’de Meşrutiyet’in ilk ilanı, 23 Aralık 1876 (Sultan İkinci Abdülhamid).

- İlk olarak Sultan İkinci Abdülhamid döneminde açılan okullar: Mekteb-i Hukuk-i Şâhâne (Hukuk), Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne (Tıp), Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne (Siyasal Bilgiler), Mekteb-i Şâhâne Hendese-i Mülkiye (Teknik Üniversite), Halkalı Yüksek Ziraat Mektebi, Orman ve Madenler Mektebi.

- Haydarpaşa - İzmit - Ankara demiryolu ilk olarak 1888 yılında İkinci Abdülhamid’in Almanya’dan aldığı mâli destekle gerçekleştirildi. Ankara - Bağdat demiryolu hattının yapımına girişildi.

- İlk Boğaziçi Köprü Projesi de Sultan İkinci Abdülhamid döneminde yapıldı. 1900 yılında, Anadoluhisarı ile Rumeli Hisarı arasında bir köprü kurulması için Bosphorus Railroad Company adlı şirket çalışmalara başladı. Köprü üzerine demiryolu döşenmesi de planlanmıştı. Böylece, Avrupa,dan kalkan bir tren Bağdat’a kadar gidebilecekti. Ancak iç karışıklıklar ve Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesi o zaman için bu projenin gerçekleştirilmesine engel oldu.
_________________
"SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
shake2.gif

www.barsakforum.com
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
rsevinc



Kayıt: 30 Arl 2007
Mesajlar: 2390
Konum: Kadıköy/İstanbul

MesajTarih: Çrş Ekm 29, 2008 12:45 pm    Mesaj konusu: Mumya nedir mumya nasıl yapılır ilk mumyayı kimler yaptı Alıntıyla Cevap Gönder

Mumya nedir mumya nasıl yapılır ilk mumyayı kimler yaptı

“Mumya”,ölmüş bir kimsenin vücudunun çok uzun süre hiç bozulmaksızın muhafaza edilebilen haline denilir. Mumya Arapça kökenli bir kelimedir ve “bal mumu veya katranla muhafaza edilen vücut” anlamına gelir. Bunların tekrar canlanması ancak korku Alimlerinde olabilecek bir şey’dir. Mumyanın anlamını öğrendikten sonra aklınızda belki de belirli bir soru canlanacak,Mısırlıların niçin böyle yaptıklarını merak edeceksiniz.

Bunun cevabı gayet basittir.Mısırlılar ölümden sonra tekrar dirilişe, daha doğrusu ölümden sonra da bir hayat olduğuna inanırlardı. Ölümden sonraki bu ikinci hayat için hazırlıklı olmak isterlerdi. Onlara göre, ruh insan suratlı bir kuştu. Gündüzleri mezardan çıkıp uçabilirdi. Fakat karanlığın basmasıyla, kötü ruhların korkusundan tekrar mezara dönerdi. Bu yüzden, mezara dönen ruhların yanlış bedene girmemesi için vücutların bozulmaksızın muhafaza edilmesi gerekirdi.

M.Ö.3000 yılında, Mısırlılar ölülerini çölün kızgın kumlarına ve sarılmış olarak gömerlerdi. Kum, ölülerin vücutlarını bozulmaksızın muhafaza ederdi. Daha sonraları, önemli kimselerin kayalara oyulmuş mezarlara gömülmesine başlandı. Fakat ehramlar ve kayalık mezarlar çölün kumu kadar kuru değildi .Dolayısıyla, gömülen cesetlerin bozulmaksızın kalmasını sağlayacak bir yol bulmak gerekiyordu.

Bu ihtiyacın karşılığı olarak “mumyalama” sanatı doğdu ve gelişti.

Bir insan ölünce,beyni,sindirim organları, ciğerleri çıkarılıp alınıyordu. Bunlar ayrı ayrı muhafaza ediliyor ve “kemerli vazolara ” konuyordu. Daha sonraları,mumyalama sanatının gelişmesiyle,tekrar cesetlere yerleştirme yöntemi uygulandı.

İç organları çıkarılan cesetlere,tuzla özel bir işlem yapılıyordu. Tuz cesedin içine, organlardan açılan boşluğa dolduruluyordu.Çöl havasının kuruluğuyla,rutubet bu yoldan giderilmiş oluyordu. Ölünün vücudu iyice kuruyunca iyice yıkanıyor,çam ağaçlarından alınmış reçineyle ovuluyor,yüzlerce metre uzunluğunda,özel işlemle hazırlanmış bir cins ketene sarılıyordu. Bu iş 70 gün sürüyordu.

Öte yandan marangozlar mumyanın mahfazasını yapıyordu.Ölü varlıklı ve önemli bir kimseyse, birkaç muhafaza yapılıyordu. Bunların her biri sonrakinin içine sığacak boy ve yapıdaydı.Sanatçılar, mahfazaları parlak renkli boyalarla süslüyorlardı. Mezarın duvarları,ölünün hayat hikayesini anlatan metinler ve resimlerle dekorlandırıyordu. Ardından,ölmüş olan insanın hayatı boyunca ihtiyaç duyduğu,ona rahatlık ve mutluluk sağlayan belirli şeylerin en iyileri hazırlanıyor, mezara konuyordu .Böylece, ölünün sonraki hayata tam anlamıyla hazır olacağına inanılıyordu.

5000 Yıllık ceset buz adam otsinin cesedi buz adam otsi kimdir, nerede bulundu nasıl mumyalandı tüm bu sorulara yanıt



İtalya Alplerinde bulunan 5 bin yıllık mumyanın ölüm nedeni hakkında yeni bulgular elde edildi. Son araştırmalar, ‘Otzi Buzadam’ adı verilen mumyanın ölüm nedeninin sanıldığı gibi yalnızca soğuk değil, omzuna isabet eden bir ok da olabileceğini gösteriyor.1991 yılında İtalya Alplerinde bulunan mumyanın ölüm nedeni hakkında şimdiye dek somut bilgiye ulaşılamamıştı. Araştırmacılar “Otzi” adı verilen mumyanın kar fırtınası sırasında uyuyakaldığı için donarak öldüğünü düşünüyordu. Araştırmalar derinleştikçe Otzi’nin omzunda bir ok izi bulundu. Şimdi Otzi’nin aldığı yara yüzünden ölmüş olabileceği de tahmin ediliyor. Mumya üzerinde yapılan araştırmalarda son teknoloji ürünü tomografi ve radyografi cihazları kullanıldı, böylelikle mumyaya herhangi bir zarar verilmeden araştırmanın sürmesi sağlandı. Araştırmanın ayrıntıları National Geographic dergisinin eylül sayısında yayınlanacak.


_________________
"SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
shake2.gif

www.barsakforum.com
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
rsevinc



Kayıt: 30 Arl 2007
Mesajlar: 2390
Konum: Kadıköy/İstanbul

MesajTarih: Çrş Ekm 29, 2008 1:01 pm    Mesaj konusu: 5000 yıllık takma göz bulundu ama hala gizemini koruyor inaj Alıntıyla Cevap Gönder

5000 yıllık takma göz bulundu ama hala gizemini koruyor inanılmaz gibi ama…

Arkeologlar İran’da 5 bin yıllık bir altın yapay göz buldu. Kahin ya da rahibe olduğu olduğu sanılan kadının gözünü operasyonla takma gözü yerleştirdiği sanılıyor.

O dönemde yaşayan insanların bu yapay göz sayesinde gizli güçlere sahip olduğuna ve geleceği görebildiğine inanılıyordu.Yaklaşık 30 yaşlarındaki kadının mezarında süslü bir bronz ayna da bulundu.
Afganistan sınırında 5 bin yıllık keşfi yapan İtalyan ve İranlı arkeolog grubunun lideri Lorenzo Costantini, gözün kadına gizemli güçleri olduğu izlenimini verdiği için takıldığını söyledi.


_________________
"SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
shake2.gif

www.barsakforum.com
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
rsevinc



Kayıt: 30 Arl 2007
Mesajlar: 2390
Konum: Kadıköy/İstanbul

MesajTarih: Çrş Ekm 29, 2008 1:02 pm    Mesaj konusu: İşte 2 bin 800 yıllık küvet Alıntıyla Cevap Gönder

İşte 2 bin 800 yıllık küvet…



Van’daki Yoncatepe kalesi’nde yürütülen arkeolojik kazılar sırasında, Urartular’a ait 2 bin 800 yıllık hamam bulundu.

Kazı çalışmalarını yürüten prof. Dr. Oktay Belli, Kaledeki sarayın içinde olan ve harem dairesinin hemen altında inşa edilen hamamın, günümüzdeki hamamların ve modern banyoların ilk örneğini oluşturduğunu söyledi. Prof. Oktay Belli. ,”hamamın içinde ortaya çıkartılan küvet ise Urartu uygarlığının ne kadar gelişmiş olduğunu gösteriyor” dedi.
_________________
"SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
shake2.gif

www.barsakforum.com
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
rsevinc



Kayıt: 30 Arl 2007
Mesajlar: 2390
Konum: Kadıköy/İstanbul

MesajTarih: Çrş Ekm 29, 2008 1:03 pm    Mesaj konusu: 8 milyon yıllık mikroplar dirildi Alıntıyla Cevap Gönder

8 milyon yıllık mikroplar dirildi

8 milyon yıllık mikroplar dirildi
Bilimadamları, Güney Kutbu’nda buz tabakaları arasında kalmış 8 milyon yıllık mikropları laboratuvarda diriltti.

09.08.2007 02:27

Araştırmacılar, Antarktika’nın döküntülerle kaplı buzullarından aldıkları ve 100 bin ile 8 milyon yıllık 5 buz örneğini laboratuvar ortamında ısıtıp, besledi ve mikropların yeniden faal hale gelmesini sağladı.
Daha genç mikroorganizmaların yaşlı olanlardan daha hızlı büyüdüklerini tespit eden bilimadamları, araştırmalarının bulgularını Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi’nin dergisinde yayımladı.
Buzda donmuş eski virüs ve mikropların iklim değişikliğinin buzulları eritmesiyle okyanuslara genetik materyal olarak karışabileceğini ortaya koyan araştırmayı yürüten uzmanlar, sürecin milyarlarca yıl alacak bir süreç olacağını ve insan yaşamını olumsuz etkilemeyeceğini düşündüklerini belirtiyor.
ABD’nin New Jersey Rutgers ile Boston üniversiteleri tarafından ortaklaşa yürütülen araştırmada, bilimadamları, Antarktika’nın Beaconve Mullins vadilerindeki buzulun yüzeyinden 3-5 metre aşağıdan aldıkları buz örneklerindeki bakterileri canlandırırken, 100 bin yıllık buzdan alınan kültürlerin, her yedi günde boyutlarını iki katına çıkardıklarını, 8 milyon yıllık buzdan alınanlarınsa daha yavaş, 30-70 günde bu boyuta ulaştıklarını belirledi.
NASA cumartesi fırlattığı Phoenix uzay aracı da dokuz aylık yolculuğundan sonra, Dünya’daki araştırmaya benzer şekilde, Mars’ın kuzey kutup bölgesindeki donmuş toprak ve buz katmanları arasından numune toplayacak ve yüzeyi analiz edecek.

CNN Turk
_________________
"SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
shake2.gif

www.barsakforum.com
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
rsevinc



Kayıt: 30 Arl 2007
Mesajlar: 2390
Konum: Kadıköy/İstanbul

MesajTarih: Çrş Ekm 29, 2008 1:05 pm    Mesaj konusu: 2.5 metrelik akrep Alıntıyla Cevap Gönder

2.5 metrelik akrep



Almanya’da, bir deniz akrebine ait kıskaç fosilinin bulunması, deniz
akrebinin insandan daha büyük boya ulaşabileceğini ortaya koydu.

İngiliz Royas Society’nin Biology Letters Dergisi’nde yayımlanan makalede,
Prüm kenti yakınlarında 390 milyon yıllık olduğu sanılan bir kayalıkta bulunan
bu fosilin, o dönemde de sanıldığından çok daha büyük boylarda örümcekler,
böcekler ya da yengeçlerin varolduğunu düşündürdüğü bildirildi.

Bulunan kıskaç fosilinin boyunun 46 santimetre olmasından yola çıkan
araştırmacıların, 460 ila 225 milyon yıl önce yaşadığı sanılan bu canlının
boyunun 2.5 metre olduğunu düşündüğü belirtilen makalede, bunun da en büyük
eklembacaklılar için yapılan eski tahminlerin 50 santimetre daha fazlası
anlamına geldiği ifade edildi.

Kimi araştırmacılar, dev eklembacaklıların boyunu o dönemde atmosferdeki
yüksek düzeydeki oksijene bağlarlarken, kimileri de bunu “bir tür silahlanma
yarışıyla” açıklıyor.
_________________
"SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
shake2.gif

www.barsakforum.com
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
rsevinc



Kayıt: 30 Arl 2007
Mesajlar: 2390
Konum: Kadıköy/İstanbul

MesajTarih: Prş Oca 01, 2009 5:19 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

PADİŞAH HİKAYELERİ


OSMAN GAZİ'NİN RÜYASI

Ebdal Kumral, tefekkür halindedir... Birden yanında Hızır aleyhisselâm beliriverir! Osman Gazi'yi kastederek. "O yiğidin istikbali çok parlak" der, "Var bul onu ve müjdeyi ver!"

-Nasıl bir müjde?
-Yakında rüyasını görür!..

Ebdal Kumral, dergâha koşar. Vardığında sohbet başlamıştır. Bir köşeye sokulur, diz çöker. Bakın şu işe ki Osman Gazi de oradadır. Genç mücahid kelimesini kaçırmadan şeyhini dinlemektedir...

"Toprağa bağlanın!"

Edebâlî Hazretleri "Toprağa bağlanın!" der, "Su kullanın, ağaç dikin, bahçelerinizi elden geçirin." (Bunlar bu coğrafyada kalıcı olduklarına dair işaretlerdir) "Fukaraya sahip çıkın, âlimlere hürmet edin..."

Gecenin ilerleyen saatlerinde Osman Gazi el öper, müsaade ister. Edebâlî hazretleri gözlerini kısar, geceyi dinler. Sonra nedendir bilinmez "Sabah ola hayrola" der, "gelin kalın burada!"...

Bu diyarda ona itiraz ne mümkündür. "Başüstüne" der, baş eğerler. Derhal döşekler serilir... Osman Gazi ayağını uzatıp yatamaz. Zira odanın duvarında Mushaf-ı Şerif asılıdır... Bir köşeye bağdaş kurar, tesbihi ile baş başa kalır. Ama bir ara içi geçer, Edebâlî Hazretlerinin göğsünden çıkan bir nurun kendini kuşattığını görür. Sonra vücudu çınara döner. Dallanıp budaklanır ve çok büyür. Yaprakları bulutlara varır, kökleri kıtaları tutar. Dağlar ovalar, nehirler, şehirler... İnsanlar bölük bölük gelir gölgesine girerler. Huzurlu ve neşelidirler...

Osman gazi rüyanın heyecanıyla gelir kendine... Müezzinin yanık sesi odayı doldurur. Mescide geçerler. Osman gazi rüyanın tesirindedir hâlâ. Ebdal Kumral sorar. "Ne oldu sana?"

-Bir rüya gördüm hocam. Garip bir rüya!
-İyi ya, işte fırsat. Şeyhimize arzeyle!..

"Doğru söylüyorsun!"

Osman Gazi, mahcup mahcup rüyasını anlatır. Edebâlî Hazretleri kısa bir tefekkürün ardından "Ey oğul. Sana müjdeler olsun!" der, "Göğsümden çıkan nur kızımdır (Bâlâ Hatun). Seni kuşatması evleneceğinize işarettir... Ağaca gelince: Sen büyük bir devlet kuracaksın. Evlatların adaletle hükmedecekler. Allahü teâlâ seni ve neslini insanların İslâm'la şereflenmesine vesile edecek...

Ebdal Kumral heyecanlıdır. "Vallahi doğru söylüyorsun!" der: "Hızır aleyhisselamın bildirdiği müjde bu olmalı!"



YÖNETİM NE ZAMAN ÇÖKER?

Osmanlı'nın muhteşem zamanlarıdır. Kanunî Sultan Süleyman devletin akıbetini düşünür; günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı diye. Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi'ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu Yahya Efendi'ye gönderir.

Mektupta "Sen ilahi sırlara vakıfsın. Bizi de aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğullarının akıbeti nasıl olur? Bir gün izmihlale uğrar mı?

Mektubu okuyan Yahya Efendi'nin cevabı çok kısa ve şaşırtıcıdır; "Neme lazım be Sultanım!"

Topkapı Sarayı'nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan Süleyman buna herhangi bir mana veremez. "Acaba bu cevapta bizim bilmediğimiz bir mana mı vardır?" diye düşünür. Nihayet kalkar Yahya Efendi'nin Beşiktaş'taki dergahına gelir ve der ki:

- Ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, sorumu ciddiye al. Yahya Efendi şöyle bir bakar:

- Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuz üzerinde iyice düşündüm ve kanaatimi size açıkça arz ettim.

- İyi ama ben bu cevaptan birşey anlamadım. Sadece "Neme lazım be sultanım" demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi.

Yahya Efendi bu cevaptan sonra şu müthiş açıklamasını yapar:

- Sultanım! Bir devlette zulüm yayılırsa, haksızlık şayi olsa, işitenlerde 'neme lazım' deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil çobanlar yese, bilenler de bunu söylemeyip sussa, fakirlerin, yoksulların, muhtaçların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başka kimse işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halka hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir... Bunları dinlerken ağlayan koca sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder. Sonra da Allah'a kendisini ikaz eden bir alim olduğu için şükreder. Bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembih ettikten sonra oradan ayrılır.



ÖLÜSÜ CANLANDIRILAN PADİŞAH

Çilekeş Osmanlı hükümdarı Çelebi Mehmet, babası Yıldırım Bayezid'in vefatından sonra, önce Amasyada hükümdarlığını ilan etmişti. Ona karşı savaş veren kardeşleri İsa Çelebi ve Musa Çelebi de sonunda mağlup olup idam edilmişlerdi. İşte bundan sonra Çelebi Mehmet Muhtasar Osmanlı Devleti'nin yeni hükümdarı olarak Edirne'de saltanat kurmuştur (Temmuz 1413).

Onbir yıl süren ve şehzade kavgalarıyla geçen "Fetret Devri" bu suretle kapanmıştır. Çelebi Mehmed bütün gücüyle Osmanlı Devleti'ni toparlayıp güçlendirme gayretine girmiştir. Çelebi Mehmet son günlerinde Edirne civarında avlanırken, önüne çıkan bir domuza mızrak attığı sırada, vücudunda nüzul (felç) inerek attan düştü. Hasta yatağında vezirlerini çağırıp talimat verdi:

"Tez ulu oğlum Murad'ı getirin. Ben artık yataktan kurtulamam. Murad gelmeden ben ölürüm. Memleket birbirine girer. Tedarik edin, benim vefatım duyulmasın." dedi.

Henüz on yedi yaşındaki büyük oğlu Şehzade Murat, o sırada Amasya sancak beyi idi. Ona haber salındığında, Sultan Mehmet birkaç gün içinde vefat etti (Mayıs 1421).

Şehzade Murat gelinceye kadar, padişahın ölümü 41 gün herkesten saklandı. Olaydan ancak birkaç kişinin haberi vardı. İç organları çıkartılarak ilaçlanan cenaze, elbisesi içerisinde sarayın penceresi önüne loş bir yere yerleştirildi. Arkasına adam konulup, elleri hareket ettirilerek, önünden geçen askerlere canlısı gibi gösterildi. Böylece kargaşa çıkması önlendi.



BU MİLLETLE DÜNYA FETHEDİLİR

İstanbul'un henüz fehedilmediği zamanlarda Edirne'de bulunan Sultan Mehmet, fetih hazırlıklarını yaparken diğer bir taraftan halkın durumunu kontrol etmeyi ihmal etmiyordu. Ona göre önemli olan milletin birlik beraberlik içinde olmasıydı. Bunu fetihin gerçekleşmesinin şartlarından biri olarak görüyordu. Sultan Mehmet bir sabah kılık kıyafet değiştirip pazara çıktı. Satılan malların kalitesini, fiyat durumunu ve esnafın hâlini kontrol etmek için, Edirne'nin çarşılarını gezmeye başladı. Sultan Mehmet, sokağın başındaki ilk dükkâna girdi.Selam verdikten sonra:

- Bana yarım batman yağ, yarım batman bal ve biraz da peynir veriniz, dedi. Müşteriyi güleryüzle karşılayan esnaf, selâmı alıp memnuniyetle yarım batman yağı tarttı. Yağı verirken, karşısındakinin padişah olduğundan bihaber konuştu:

- Ağam, dilerseniz bal ve peynir verebiliririm. Ancak ben bu yağı satarak siftahladım. Diğer isteklerinizi de daha siftahlamayan karşı komşumdan alırsanız memnun olurum. Bu duruma içten içe sevinen padişah karşı dükkana geçti. Yarımşar batman bal ve peynir istedi. Dükkân sahibi yaşlı adam balı tarttıktan sonra:

-Allah'a şükür bugün de siftahımızı ettik. Ancak peyniri henüz siftah etmeyen komşumdan alırsanız sevinirim. Sultan Mehmet diğer dükkandan peyniri aldıktan sonra:

-Bu millette bu yüksek ahlak varken değil İstanbul Dünya alınır. diyerek çarşıdan mutlu bir şekilde ayrıldı.



KORKUSUZ ŞEHZADE

Yavuz Sultan Selim henüz beş-altı yaşlarında bir çoçuktu. Amasya'daki sarayın bahçesinde ok talimi yapıyordu. Yay boyunu aşıyordu ama o bu yaşta attığını vurmaya başlamıştı. Babası Sultan II. Bayezit bir ağacın arkasında onu seyrediyordu. Yavuz son okunu da tam hedefe saplayınca, dayanamadı; saklandığı yerden çıkıp, oğluna sarıldı:

-Allah gücüne güç katsın oğlum. Ama niçin yalnızsın? Küçük Selim hayretle:

- Yalnız değilim ki Sultan babam; Allah her yerdedir! Aldığı cevap, Bayezit'i şaşırttı ama belli etmedi. Sarayın bahçesi ulu ağaçlarla süslüylü. Ormandan farkı yoktu.

- "Oğulcuğum," dedi Sultan Bayezit, " tek başına buralarda dolaşma. Düşmanlarımız var. Allah korusun; san bir kötülük etmek isteyebilirler!" Selim duraklardı. Sonra, iki yaşından beri yanından ayırmadığı küçücük kılıcını çekip:

- Pederim! Bu kılıcı süs için bağlamadık. İcap ederse kendimizi korumasını biliriz. Hem pederimizin korkusundan dünyanın öbür ucundaki düşmanın yüreği titrerken sarayın bahçesine girmeye kim cesaret edebilir? II. Bayezit, hayretten donakalmıştı. Onda kimsede olmayan bir şeyler vardı. Vaktinden önce gelişmiş, aklı boyunu aşmıştı. Selim'i, elinden tutup, saraya götürürken; "Hiç şüphem yok. Bu çocuk ilerde ne yapıp edip padişah olacak. Şimdiden ona tahtın yolunu açmalıyım." Böyle düşündü ya, gün gelip Şehzade Selim, istediğini almasını bildi ve Osmanlı'nın Yavuz Sultan Selim'i oldu.



ALPARSLAN'IN MALAZGİRT'TEKİ NUTKU

Cuma namazından sonra Sultan Alparslan, ordusuna şöyle hitap etti:

-Kumandanlarım, askerlerim! Biz ne kadar az olursak olalım, onlar ne kadar çok olursa olsunlar, daha fazla bekleyemeyiz. Bütün Müslümanların minberlerde bizim için dua ettiği şu saatlerde kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer olur gayeme ulaşırım, ya şehit olur cennete girerim. Büyük bir inançla söylenen bu heyecanlı sözlere askerler hep bir ağızdan:

-Ey Yüce Sultan! Her zaman senin emrinde ve seninle olacağız, nereye gidersen oraya gideceğiz, diye haykırdılar. Sultanın üzerinde beyaz bir elbise vardı. Düşmana hücum etmeden önce son söz olarak askerlerine şunları söyledi:

-İşte şehitlik kefenim, savaş meydanında ölürsem beni bu elbise ile gömersiniz. Bundan sonra Türk ordusu hücuma geçti. Cuma günü öğleden sonra başlayan savaş akşam üzeri sona erdi. Tarihin en büyük meydan savaşlarından biri olan Malazgirt Savaşı Türk ordusunun kesin galibiyeti ile sonuçlandı. Büyük komutan Alparslan'ın üstün savaş taktiği ve Türk askerinin cesaret ve kahramanlığı sayesinde elli dört bin kişilik Türk ordusu, kendisinden kat kat fazla olan Bizans ordusunu birkaç saat içinde kesin bir yenilgiye uğratmış ve büyük bir zafer kazanmıştı. Bu savaşta Bizans imparatoru Romen Diojen de esir alınmıştı. İmparator, savaşın galibi Büyük Türk hakanı Alparslan'ın huzuruna çıkarıldı. Alparslan imparatora çok iyi davrandı. Sultan Alparslan, imparator Diojene:

-Zaferi sen kazansaydın bana ne yapardın?, diye sordu. Diojen:

-Bir fırın hazırlatıp sana çok kötü davranacaktım, diye cevap verdi. Esir imparator, bu sözleri ile eline fırsat geçseydi ne kadar acımasız hareket edeceğini söylemekten çekinmemişti. Buna karşı bu büyük zaferin muzaffer komutanı Sultan Alparslan, Diojen'i affetti ve yanına muhafızlar vererek onu memleketine gönderdi. Alparslan bu davranışı ile insanlığa çok önemli bir ahlak dersi vermiş, Türk milletinin sahip olduğu üstün özellikleri göstermiştir.



PADİŞAH'IN KAFTANI

1517 yılında kazanılan Ridaniye zaferinden sonra kutsal topraklarda huzuru sağlayan Yavuz Sultan Selim ordusuyla birlikte İstanbul'a dönüyordu.

Yolculuk sırasında, İbn-i Kemal adıyla tanınan Anadolu Kazaskeri ve ünlü bilgin Kemal Paşazade'nin atının ayağından sıçrayan çamurlar Padişah'ın kaftanını kirletti.

Kemal Paşazade mahçup oldu, korktu ve ne diyeceğini şaşırdı.

O'nun bu halini gören Padişah tebessümlü bakışlarla süzdükten sonra şöyle teselli etti:

"Senin gibi bir bilginin atının ayağından sıçrayan çamur benim için şereftir. Vasiyetimdir ki, öldüğüm zaman bu kaftan bu haliyle sandukamın üzerine konsun!"

Padişahın sırtından çıkardığı kaftanın çamurları temizlenmedi, öylece saklandı ve vasiyetine uygun olarak ölümünden sonra sandukasının üzerine örtüldü.



PADİŞAH'IN EDEBİ

Mısır seferine gidilirken ordunun korkunç Sina Çölü'nden geçmesi gerekiyordu. Kum fırtınalarının etrafı kasıp kavurduğu, gündüzleri dayanılmaz sıcaklara sahne olurken geceleri dondurucu soğukları davet eden bu çölü dünya da hiç bir ordu geçememişti. Yavuz Sultan Selim ordusuna moral verici sözler söyledikten sonra atını çöle sürdü.

Herkes yanındaki suyu idareli kullanıyor, namazlar teyemmüm yapılarak kılınıyordu. Yolculuk böyle sürüp giderken Yavuz Sultan Selim'in bir ara atından indiği ve saygılı bir halde yaya olarak yürüdüğü görüldü. Herkes şaşırmıştı ama, kimse sebebini soramıyordu. Padişahın hiç yanından ayırmadığı Hasan Can durumu öğrenmekte gecikmedi. Padişah O'na şunları söylemişti:

"İki cihan sultanı Peygamber Efendimiz önümüzde yaya olarak yürürlerken biz nasıl at üstünde olabiliriz Hasan Can?"



BRE DOĞAN

Kosova Meydan Savaşı'nda büyük bir bozguna uğrayan Haçlı orduları Macar Kralı Sigismund'un lideliğinde büyük bir birlik oluşturdular. Bu birliğe Avrupa devletlerinin hemen hepsi katılmıştı. 130 bin kişilik bir ordu ile Bulgaristan'a girdiler ve Doğan Bey tarafından korunan Niğbolu Kalesi'ni kuşattılar.

Durumu haber alan Yıldırım Bayezıd harekete geçerek yardıma koştu. Kalenin çevresi tamamen kuşatıldığı için herkes merak içindeydi. Her ne olursa içerden bir haber alınmalı ve ona göre hareket edilmeliydi.

Bunun için kafa yoran Yıldırım Bayezıd, hiç kimseye haber vermeden bu görevi kendisi yapmaya karar verdi. Gecenin karanlığından faydalanarak atını sürdü ve gitti.

Niğbolu Kalesi'nin çevresi karanlıklar içindeydi. Kaleyi kuşatan Haçlı askerlerinin yer yer yaktıkları ateşler havadaki esrarengizliği bir kar daha arttırıyordu. Yıldırım Bayezıd, içki içe içe sarhoş olan devriyeler arasından geçerek kale duvarının yanına kadar geldi ve gecenin sessizliğinden yankılanan bir sesle haykırdı:

"- Bre Doğan! Bre Doğan!.."

Haçlılara teslim olmayı reddeden Doğan Bey her an tetikteydi ve meraklı bir bekleyiş içindeydi. Duyduğu bu ses merakını büsbütün arttırdı. Evet, yanılmıyordu; bu ses Sultan'ın sesiydi ama nasıl olabilirdi ki?

O ses kale duvarlarında bir defa daha yankılanınca heyecan ve sevinç içinde karşılık verdi:

"- Buyur saadetlü hünkârım!"

"- Bre Doğan, halin nicedir?"

"- Halimiz gördüğün gibi Sultanım. Elimizden geleni yapar, kaleyi düşmana vermeyiz!"

"- Hele dayanın! İşte biz dahi geldik!.."

Yıldırım Bayezıd geldiği gibi geri dönerken kale içinde adeta bayram vardı. Artık moraller yerine gelmiş, düşmana karşı olan dayanma güçleri artabileceği kadar artmıştı. Ya düşman?

İçlerinde Yıldırım Bayezıd'ın kale duvarlarında yankılanan sesini duyanlar olmuş ama ne olduğunu anlayamamışlardı. Onlar o sırada, "Osmanlı Padişahı'nın kaçtığını" iddia ediyorlardı. İşi daha da ileri götürerek, "Mısır'daki Memluk Sultanı'na sığındığını" söyleyenler bile vardı. Durumu anladıklarında ise iş işten geçmişti. Ertesi gün Türk Ordusu, Niğbolu önlerinde dünyanın en büyük zaferlerinden birini daha kazandı



İLK OSMANLI KANUNU

Oğlu Orhan'a, "Gönül kerestesiyle bir Yenişehir ve pazar yap" diye vasiyet eden Osman Gazi, Yenişehir'in alınmasından sonra orada kurulan Pazar yerini dolaşıyordu ki, Germiyan taraflarından gelen bir adam yanına gelerek şöyle seslendi:

"- Beyim, beyim! Yenişehir'in pazar bac'ını bana satın!.."

Osman Bey şaşırmıştı; sordu:

"- Bac nedir be adam?"

"- Yani ki beyim, pazara her kim mal getirirse ondan akçe alayım!.."

"- Pazara gelenlerden alacağın mı vardır ki onlardan akçe alacaksın?"

"- Beyim! Bu töredir ki, ezelden beri bütün ülkelerde böyledir. Ben alır size veririm, siz de emeğimin karşılığını bana verirsiniz!"

"- Bir kişinin kazandığı başkasının olur mu be adam? Ben onun malına ne koydum ki akçesini alayım? Var git yanımdan da zararım dokunmasın!"

Adam yardım uman bakışlarla etrafındakileri süzerken onlar durumu Osman Bey'e anlattılar. Günümüzde belediyelerin pazarcılardan "işgaliye bedeli" adıyla aldıkları vergi o zamanlarda da alınıyordu ve Osman Bey'in başına gelen bu olay konuyla ilgili bir kanunun çıkmasına sebep oldu:

"Pazara bir yük getirip satan herkes iki akçe versin. Satamazsa, bir şey vermesin!"

Osmanlılarda, atlı askerlere mülk olarak arazi veriliyordu ve bu araziye "Tımar" deniyordu. Tımar sahipleri belli sayıda asker beslemek ve savaş zamanlarında askerleriyle birlikte orduya katılmak zorundaydılar. Daha sonra, yukarıda sözünü ettiğimiz kanun maddesine, tımarla ilgili olarak şöyle bir hüküm eklendi: "Ve dahi her kimse tımar versem, elinden sebepsiz yere alınmaya. O kişi ölürse, tımarı oğluna sefere gidecek yaşa gelene kadar... Ve her kim bu kanuna uyarsa, Allah ondan razı olsun.?



KORKUTAMAYAN DÜŞMAN

Sultan Alpaslan 27 bin askeriyle Bizans topraklarında ilerlerken, keşfe gönderdiği subaylardan biri huzuruna gelip telaşla:

-300 bin kişilik düşman ordusu bize çok yaklaştı, demiş.

Alpaslan, hiç önemsemeyerek şöyle karşılık vermiş:

-Biz de onlara yaklaştık.



SIR SAKLAMAK

Yavuz Sultan Selim,birçok Osmanlı Padişahı gibi, devletin selameti için sefer hazırlıklarını gizli tutarmış. Bir keresinde,vezirlerinden biri ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona:

-Sen sır saklamasını bilir misin? diye sormuş.

Vezir, Yavuz'dan cevap alacağı ümidiyle:

-Evet Hünkârım, bilirim dediğinde, Sultan Yavuz cevabı yapıştırmış:

-Ben de bilirim.



İKİ OSMANLI

İngilizler Hindistan'ı işgal eder, Hindistan Kralı Osmanlı'dan yardım ister. Yıllardır savaş içinde olan Osmanlı bu yardımı karşılıksız bırakmamakla birlikte 350 kişilik bir askeri birliği gemiyle Hindistan'a gönderir.

350 kişilik birlikten 20 kadarı hastalıktan yolda şehit olur, kalan 330 Osmanlı askeri Hindistan'a çıkarlar ve İngilizlerle savaşmaya başlarlar.

Mühimmat açısından kısıtlı olan Osmanlı askerleri birkaç günlük mücadeleden sonra teknolojik donanıma sahip İngiliz askerleri karşısında yenik düşerler. 40 kadarı esir alınır, diğerleri de savaşta şehit olur.

Savaş bittikten sonra bu 40 Osmanlı esir askeri İngilizler gemilerde çalıştırmaya başlarlar. Bu gemi bir seferinde Avustralya'ya uğrar. İki Osmanlı esiri bir yolunu bulup kaçarlar.

Bir süre sonra, adı Karadeniz diyarından Menteşeoğlu Abdullah olan, baba mesleği dondurmacılığa başlar. Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet de Kasaplık yapar.

Birinci dünya savaşında Avustralya Çanakkale'ye asker çıkarır ve bizim iki Osmanlı askeri olayı duyarlar. Hemen buluşup durum değerlendirmesi yaparlar.

Biz Osmanlı askeriyiz ve Avustralya'da yaşıyoruz. Avusturalya devleti Osmanlı'ya savaş açmış ve bizim ülkemizi işgale gitmiş. Bundan dolayı biz de Avustralya devletine savaş açalım derler.

Alırlar kağıdı kalemi ve yazarlar:

Sayın Avustralya Başkanı Eksalans hazretleri;

Biz iki Osmanlı askeri, ülkenizde bulunuyoruz. Duyduk ki devletimiz Osmanlı'ya Avustralya devleti olarak savaş açmış ve Çanakkale'ye asker göndermişsiniz. Bundan dolayı iki Osmanlı askeri olarak biz de Avustralya devletine savaş açmış bulunmaktayız.

Bu bir Osmanlı fermanıdır. Ekselansların bilgilerine duyurulur.

Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet,

Karadeniz diyarından Menteşeoğlu Abdullah

İki Osmanlı askeri, Sidney'in 250 km. uzağında Karlıdağlar denilen bölgede önce virajlarda tren raylarını sökerek 3 treni devirirler. Üçüncü tren kazasında askeri muhimmat bularak silahlanırlar. Aynı bölgede 8 karakol basarlar ve karakollardaki askerlerin tamamını vururlar.

Ne olduğunu bir türlü çözemeyen Avustralya devletinin sonunda iki Osmanlı askerinin yazmış olduğu mektup akıllarına gelir ve mektubun atıldığı bölgeye 250 kadar asker gönderirler.

İki Osmanlı askeri aranmaya başlanır. Bir kaç gün sonunda sıcak çatışma olur ve Osmanlı askerleri bu Karlıdağlar da şehit edilir.

İki askerin mezarı şu an da Sidney'e 250 km. uzakta Karlı Dağlar'da. Avustralyalılar iki Osmanlı askeriyle savaştık demek zorlarına gittiği için bu askerlere Hindistan asıllı diyorlar.

Oysa Hindistan'da ne Karahisar diyarı, ne de Karadeniz diyarı diye bir bölge yok.



TRAŞ EDİLEN SAKAL DAHA GÜR BİTER

Osmanlı donanmasının ilk defa bozguna uğradığı İnebahtı Deniz Savaşı'ndan sonra, II. Selim'in emriyle yeni bir donanma kurulur. Donanmayı kurmakla görevlendirilen Kılıç Ali Paşa, bahar ayında donanmayı her şeyi ile hazırlamıştı. İnebahtı'da Kıbrıs'ı almak için uğraşan Haçlı Armadası bu amacına ulaşamamıştı. İnebahtı bozgununun sorumlusu olan Sokullu Mehmed Paşa, 7 Mart 1573'de Venedik büyükelçisi Barbaro'ya:

"Biz sizden Kıbrıs Krallığı'nı alarak kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yenmekle bizim sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kol yerine gelmez ama tıraş edilen sakal daha gür biter."


İŞTE HAK İŞTE SALAHİYET

Yıldırım Beyazit, serkeşlik eden Bulgaristan'ı fethetmişti. Buna içerleyen Macar Kralı Sigismund, başkent Bursa'ya özel elçisini fethi proteto etmek ister. Elçiler Bursa'ya girerler. Geliş çoktan tüm şehirde duyulmuş, gavur görmemiş meraklı halk sokaklara dökülmüştü. Halk süslü koşumlu atlara binmiş elçiyi ve korumalarını izlemekte, bir yandanda gülümseyerek dalga geçiyorlardı:

"Vay canına Durak Çavuşum! Görmekte misin ki; koşumlar atlardan, atlar binicilerinden daha değerli... Şu gavurcuklar çok alem vesselam!" "Bunlar niye kadın gibi süslenmişler böyle?"

Elçi söylenelerin birkısmını anlar ama bozulduğunu göstememeye çalışır. Zira kral her şart altında diri durmasını emretmişti:

"Azametli dur, sert bak, Osmanlı'ların içine korku salmaya çalış! Macar kafilesini görünce yürekleri ürpersin. Padişaha da meydan oku. Hangi hakla Bulgaristan'ı fethetdiğini sor. Üzerine yürü. Yüklenebildiğin kadar yüklen! Beni temsil ettiğini unutma."

Elçi kralın söylediklerini içinden tekrarlaya tekrarlaya yeniçerilerin ardından saraya girer. Yıldırım Beyazıt elçiyi huzuruna kabul eder. Elçi önce getirdiği hediyeleri takdim eder ve söze başlar:

"Azametlü, kudretlü, asaletlü, fehametlü Macaristan Kralını temsilen..."
Sadrazam elini kaldırıp elçiyi susturur:

"Sadede gel elçi, bizim boş vaktimiz yok. Ayrıca da biz kuvvet, kudret, azamet kaynağı olan Allah'tan başka hiçbir kuvvet, kudret, azametten korkmayız. Bunu böyle belle ve buna göre kelam et."

Macar elçi ne diyeceğini şaşırır ve kekelemeye başlar:

"Ama kralımızın ordusu çok büyüktür, o yüce bir kraldır."

"Dağ ne kadar yüksek olırsa olsun yel üstünden aşar."

"Siz yel değilsiniz ki..."

"Evet ama sizde dağ değilsiniz! Bize Yıldırım dendiğini duymuşsunuzdur."

"İyi ama siz hangi hak ve hangi selahiyetle Bulgaristan'ı işgal ettiniz?"

Yıldırım Han bir kur'an ve bir kılıç getirilmesini emreder. Sağ eline Kur'an'nı, sol eline kılıcı alır. Önce sağ elini göstererek: "İşte hak!" Sonra sol elini havaya kaldırıp: "İşte selahiyet!" Sonra elçiye:

"Var git şimdi cevabımızı kralına aynen ilet, kendisinden korkmadığımızı söyle. Biz hakkı Kitabimızdan, selahiyetide kılıcımızdan alırız! Allah'a güvenir yalnız O'ndan korkarız. Bütün küffar birleşip üstümüze gelse davamızdan dönmeyiz!"



AYDOS'U FETHEDEN RÜYA

Orhan Gazi'nin padişah olmasından sonra (726/1326), ilk fethedilen yer Üsküdar'ın doğusundaki Semendire (Samandıra) kalesi olmuştu. 728 (1328) tarihinde Konur Alp ile Abdurrahman Gazi, Semendire'nin güney tarafındaki Aydos hisarı fethine gönderildiler. Bir hayli sarp bir kale olan Aydos hisarının fethine hemen muvaffak olamadılar.

Aydos tekfurunun güzel bir kızı vardı. Bir gece rüyasında derin bir kuyuya düştüğünü gördü. "Gördü ki bir civân-i nurânî çıkageldi halâs için ânı." Bu haldeyken güzel bir yiğit geldi, elini uzatıp kızı çıkardı. Sabahleyin hisarın burcundan etrafı seyreden kız, Abdurrahman Gazi'yi gördü ve onun rüyada kendisini kurtaran yiğit olduğunu anladı. O anda İslâm dini kalbinde yer etti ve hemen bir kağıda durumunu açıkça yazdı. İslâm dinine gireceğini bildirerek:

"Eğer kalenin fethi muradınız ise, firar ediyormuş gibi buradan geçip gidiniz. Falan gece hisar dibine geliniz. Sizin için bu kalenin fethi kolayca mümkün olur." diye yazarak, kağıdı bir taşa sağlamca sardı, İslâm askerlerinin bulunduğu tarafa fırlattı. Atılan taş, askerler içindeki Akça Koca'nın atının ayağına dokundu. Akça Koca, "bu taşı atan boşuna atmaz" diyerek atından indi, taşı aldı. Abdurrahman Gazi'nin yanına geldi. Rumca bilen birine yazıyı okuttular. Durumu anlayan Osmanlı askerleri, bir hile ile firar ediyormuş gibi yaparak, oradan uzaklaştılar. Kaledeki düşmanlar onların kaçtığını zannederek işi gevşettiler, zevk ve safa ile meşgul olmaya başladılar.

Abdurrahman Gazi ise kararlaştırılan gecede seksen arkadaşıyla kale burcunun altına geldi. Kız da burcun üzerinde onları bekliyordu. Aşağıya uzunca ve sağlam bir kement sarkıttı. Abdurrahman Gazi birkaç arkadaşıyla kemende sarılıp kaleye tırmandı. Önce kapıdaki muhafızları kılıçtan geçirip kale kapısını açtılar. Bütün gaziler içeri hücum etti. Böylece gece yarısından sonra Aydos kalesi Osmanlıların eline geçti. Bu kız Abdurrahman Gazi ile evlendi. Ondan doğan Kara Abdurrahman adlı yiğit, zamanla düşmanın korkulu rüyası oldu. Çocuklarını onunla korkuturlardı.


BİZ SENİ UYANIK BİLİRDİK

İstanbul'da kenar semtlerden birinde oturan yaşlı bir kadın, padişahın huzuruna çıkmak istediğini saraydaki görevlilere bildirmiş. Bunun üzerine sultanın karşısına çıkarılmıştı. Yaşlı kadın:

Evinin soyulduğunu ve bu olaydan padişahın sorumlu olduğunu söyleyerek, şikayette bulunur. Bunun üzerine hiddetlenen Kanuni:

-Bana bak kadın, sen niçin bu kadar derin uyku uyudun da evinin soyulduğunu duymadın? deyince, yaşlı kadın:

Padişahım! Kusura bakma, biz seni uyanık bilirdik, onun için evimizde rahat uyuyorduk der. Bu cevap üzerine Kanuni utanarak:

-Haklısınız diyerek, kadının çalınan mallarının bedelini kendi malından öder.



OSMANLI DONANMASI

Osmanlı donanmasıyla Venedik donanması arasında savaş çıkmış. Venedik donanmasının komutanı Andrea Doria imiş. Gözcü Osmanlı donanmasının yaklaştığını fark edince hemen Andrea Doria'ya haber vermiş:

- Osmanlı yaklaşıyoor.

Andrea Doria sormuş:

- Kaç gemi var?

Gözcü:

- 10-20 kadar.

Komutan hemen emir erini çağırmış:

Oğlum bana hemen kırmızı gömleğimi getir.

Emir eri şaşırmış:

- Niçin komutanım?

Andrea Doria:

- Savaşırken yaralanacağız. Kan izi belli olmasın ve de askerlerin cesareti kırılmasın diye... Bu arada gözcüden yine ses gelmiş:

Efendim 50 kadar oldular.

Andrea Doria heyecanlanmış ve emir erine tekrar seslenmiş:

- Gömleği boşver. Sen bana kahverengi pantolonumu getir...


KOL VE SAKAL

2.Selim zamanındaki İnebahtı mağlubiyeti'nin üzerimizdeki tesirini anlamak isteyen Venedik Elçisi,Sokullu'yu ziyarete gelmişti. Büyük adam derhal vaziyeti kavradı. Ve Elçi'ye söz sırası bırakmadan hitâbetti:

-Siz söylemeseniz de ziyaretinizin hakiki sebebinin anlıyorum.Biz Kıbrıs'ı almakla sizin kolunuzu kopardık,siz de inebahtı'da donanmamızı yakmakla bizim sakalımızı kestiniz.Kesilen sakal çabuk uzar ama,koparılan kol bi daha yerine gelmez!..



SEN Kİ FRENÇESKOSUN

Alman İmparatoru Şarlken'le, 24 Şubat 1525'de yaptığı Pavye Savaşı'nda yenilerek esir düşen Fransa Kralı Fransçois ve annesi Düseş Dangolen, büyükelçi Kont Jan de Franjipan ile Kanuni'ye birer mektup gönderirler. Kraliçenin mektubu şöyledir:

Şimdiye kadar oğlumun kurtuluşunu Şarlken'in insafına bırakmıştım. Fakat Şarlken oğluma hakaretler etmektedir. Dünyaya geçen hükmünüz, cihanın bildiği azamet ve şanınızla oğlumun kurtulmasını temin etmenizi zat-ı şahanenizden niyaz ediyorum.

Bunun üzerine Kanuni Sultan Süleyman Kraliçe ve esir François'ya birer mektup gönderir. Mektupta kısaca şunlar yazılmaktadır:

Sen ki Fransa vilayetinin Kralı Françesko'sun. Sarayıma elçin ile mektup gönderip ve bazı ağız haberi dahi ısmarlayıp, memleketinize düşman girip, hala hapiste olduğunuzu bildirerek, kurtulmanız hususunda tarafımdan yardım ve meded istida eylemişsiniz. Padişahların mağlup olması ve hapsolması tuhaf değildir. Gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. Gece gündüz atımız eyerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Allah hayırlar müyesser eyleyip meşiyyet ve iradatı neye müteallik olmuş ise vücuda gele (Allah'ın istediği gibi olur.)

Mohaç Savaşı sonucunda dersini alan ve Viyana kuşatması ile de iyice gözü korkutulan Alman İmparatoru Şarlken, François'yı serbest bırakmak zorunda kalmıştır.

Kanuni'nin mektubunda dikkati çeken nokta, Fransa Kralı'na "Sen ki Fransa vilayetinin Kralı Françeskosun" şeklindeki hitabıdır. Bu, Kanuni'nin Fransa'yı küçük bir vilayet, Fransa Kralı'nı da bir vali olarak görmesinin bir ifadesidir.



PADİŞAHIN İŞİ NE?

Sultan Murad Han o gün bir hoşdur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var ?

-- Akşam garip bir rüya gördüm.

- Hayırdır inşallah?..

-- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

- Nasıl yani?

-- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki, padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar;

-- Kimdir bu?

Ahali: - Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!..

-- Nerden biliyorsunuz?

- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer;

- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir.

- isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu :

-- Nereye? - Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

-- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.

- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.

-- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?

-- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.

- Aman efendim, nasıl kaldırırız?

-- Basbayağı kaldırırız işte.

- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...

-- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

- Şurada bir mahalle mescidi var ama...

-- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...

-- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...

-- Nasıl yani?..

- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..

-- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...

- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!.. -- Niye? - Ümmeti Muhammed içmesin diye...

-- Hayret... - Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı ilmihal. Hucceti islam okurdum...

-- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...

- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...

-- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi? - işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada...

-- Doğru, öyle ya?..

- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?

-- Peki o ne dedi?

- Önce uzun uzun güldü, sonra; - Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padişahın işi ne?


İŞTE OSMANLI

19.yüzyılda Almanya nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu.

Fransızlar, her sene nehrin Almanlar'daki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı.

O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabiî. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar.

Mektupta şöyle denmektedir:

"Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, İslamiyet'in de halifesisiniz. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."

Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır.

Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar:

"Fransızlar korkak ademlerdir. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir."

Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerınde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kâfidir."

Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar.

Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanlar'ın sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur:

"Osmanlılar'dan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terkederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir."

Bu olay, Mülhaymli'lerin gönüllerin de taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülhaym a bağlı Karlsruhe müzesine koyup ziyarete açarlar.

Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip, hadiseyi temsilen kutlarlar.



FETVANIN BÖYLESİ

Kanuni Sultan Süleyman,sarayın bahçesindeki armut ağaçlarını kurutan karıncaların öldürülmesi için Şeyhulislam Ebussuud Efendi'den şu beyitle fetva istemiş:

-Dırahta ger ziyan etse karınca

Zararı var mıdır ânı kırınca

(Yani ürünlere zarar veren karıncaları öldürmekte şer'an zarar var mıdır?)

Ebussuud Efendi,bir beyitle cevap vermiş:

-Yarın Hakk'ın divanına varınca

Süleyman'dan hakkın alır karınca



SİZİ KANUNA ŞİKAYET EDERİZ

Kul hakkına özen gösteren Sultan Süleyman, bu konuya duyduğu titizlik nedeniyle "Kanuni" lakabını almıştır.

Budin Seferinden dönen ordu, yolların darlığı sebebiyle tarlalardan geçmek zorunda kalmıştı. Bu sırada bir köylü, elindekini padişahın atının geçtiği yere fırlatınca at ürkmüş, köylü de yakalanarak padişahın huzuruna getirilmişti.

Sultan Süleyman köylüye:

-Derdin nedir de böyle yaptın? diye sorunca, köylü:

-Biz fakir köylüleriz. Askerlerinizden bazıları, bizim yeni ektiğimiz tarlalardan geçtiler. Ya bu zararı ödersiniz, ya da sizi şikayet ederim. demiş.

Bunun üzerine Kanuni köylüye:

-Peki bizi kime şikayet edeceksiniz? diye sormuş. Köylü:

-Siz Kanuni değil misiniz? Sizi kanuna şikayet ederiz. deyince Sultan Süleyman çok memnun olmuş ve hemen köylülerin zararlarını hesaplattırıp zararı ödemiş.



DÜŞMANIN SİLAHINA AYNI SİLAHLA KARŞILIK VERİN


Mısır'ın fethinden sonra esir Memluk kumandanlarından Kayıtbay Yavuz Sultan Selim'in huzuruna getirilmişti. Aralarında şöyle bir konuşma geçti:

"- Söyle bakalım Kayıtbay, cesaret ve kahramanlığın ne işe yaradı?"

"- Cesaret ve kahramanlığım hâlâ var ey Sultan! Yalnız, bize ne yaptıysa ordunuzdaki toplar yaptı!"

"- Anlamadım!.."

"- Berberilerden biri, Venedik'ten top getirerek bize satmak istemişti de, Peygamberimizin, "ok ve kılıç kullanın" şeklindeki emrine aykırıdır diye satın almamıştık. O satıcı bize, "Yaşayan görecektir ki, memleketiniz top yüzünden elinizden çıkacaktır" demişti. Meğer doğruyu söylemiş!"

"- Din kaidelerine böylesine bağlı idiniz de, Allah'ın, "Düşmanın silahına aynı silahla karşılık veriniz" emrine neden uymadınız? Bilmez misiniz ki, "Ok ve kılıç kullanın" demek "Başka silah kullanmayın" demek değildir. O zaman o silahlar varmış, şimdi de bu silahlar var!"

Kayıtbay başını önüne eğdi ve sustu.


Yazar & Kaynak: http://www.osmanli700.gen.tr, http://sanliosmanli.blogcu.com
_________________
"SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
shake2.gif

www.barsakforum.com
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
rsevinc



Kayıt: 30 Arl 2007
Mesajlar: 2390
Konum: Kadıköy/İstanbul

MesajTarih: Cum Oca 02, 2009 4:19 pm    Mesaj konusu: TARİHİ TÜRK İMPARATORLUKLARI Alıntıyla Cevap Gönder

TARİHİ TÜRK İMPARATORLUKLARI


Türk sözcüğünün anlamı; "Güçlü, kuvvetli, miğfer, türemiş, şekil kazanmış" demektir. Türk Dil Kurumu'nun hazırladığı Türkçe Sözlük 'te, Türk; Asya ve Doğu Avrupa'da yaşayan, Türkçe'nin çeşitli lehçelerini konuşan soy ve bu soydan gelen kimse diye belirtilmektedir. Söz konusu bu kimselerden oluşan topluluklara "Türkler" denir. Türkler; Türkçe ve bu dilin lehçelerini konuşurlar. Türk kelimesinin geçtigi ilk devlet, Göktürk (Kök-Türk) imparatorluğudur. Orhun Kitabelerinde Türk kelimesi, bazen Türk, bazen de Türük olarak yazilmiştir.

11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud; "Türk adının Türkler'e , Tanrı tarafından verildiğini belirterek, Türk adının "Gençlik, kuvvet, kudret ve olgunluk çağı" demek olduğunu belirtir. Türk kelimesi, gerek İslâm, gerek İran ve gerekse Tevrat'ta geçmektedir. Tevrat'ta Türkler'in Hz. Nuh'un oğlu Yafes'in soyundan geldiği kabul edilir.Türkler, üç beyaz ırk grubundan "Europid" grubunun "Turanid" tipinden gelir.

Türkler'in anavatanı Orta Asya'dır. 9. yüzyıldan itibaren, Orta Asya'da yaşayan Türkler; nüfus fazlalığı, mer'a yetersizliği, su kıtlığı gibi nedenlerle göç etmeye başlamışlardır. Orta Asya'dan dört bir yana gerçekleşen bu göçlerin en önemlisi batı yönünde olmuştur. Batı yönde gerçekleşen göçler sonucu, 11. yüzyılda Anadolu Türkleşmiş ve daha sonra Avrupa içlerine kadar yayılmışlardır. 20. yüzyılda ise dünyanin bütün kıtalarına dağılmışlardır. Avustralya'dan Brezilya'ya kadar, dünyanın her tarafında, bugün Türk vardır.

Yine bu göçün Altay çevresinde göçebe halinde yaşayan Türk kavimlerinin hayvan sürülerini otlatmak için Aral Gölü istikametinde olduğu kaydedilir.Tarihin geçmiş dönemlerinde, değişik ve uzun zaman dilimleri içinde, birlik ve beraberlik içinde yaşayan Türk Dünyası, kurmuş olduğu medeniyetlerle, tarihe altın harflerle adını yazdırmıştır. Göktürkler, Karahanlılar, Selçuklular ve Osmanlılar, bu devletlerin en bilinenleridir. Özellikle bugüne göre en son Büyük Türk Devleti olan Osmanlı Devleti, kendine has özellikleriyle, dünya hakimiyetini tam 600 yıl elinde tutmuştur. Ne yazık ki, Osmanlı Devleti'nin çöküşüyle birlikte, Türk Dünyası paramparça olmuş ve 20.yüzyıla esaret altında girmiştir. 20.yüzyılın esaretini, Türk Dünyası içinde ilk kez, yine Osmanlı Devleti'nin çekirdeğini oluşturan Türkiye kırmış ve Anadolu'nun şahlanışı ile bağımsızlığını kazanmıştır. Bu devletlerin sayısı, mevcut bazı tarihi kaynaklara göre 113 olduğu, bazı kaynaklara göre 125'i geçtiği ve bazı kaynaklara göre de 180'i bulduğu kabul edilir.
Burada, Tarihi Coğrafya açısından, tarihteki Türk devletlerinden kısaca bahsedeceğiz. Özellikle de yaşadığı coğrafi mekanlar üzerinde duracağız

1. Hun İmparatorluğu :
İlk büyük Türk Devletidir. M.Ö.220'den M.S.216'ya kadar hüküm sürmüştür. Türklük dünyasının öncüleri olarak bilinir. Mete Han döneminde imparatorluğun sınırları Japon Denizi'nden Hazar Denizi'ne kadar geniş bir bölgeyi kapsar.

2. Batı Hun İmparatorluğu:
M.Ö. 53'de, Büyük Hun İmparatorluğunun ikiye bölünmesiyle, Batı Türkistan'da Cici Han tarafından kurulan devlet. Coğrafi mekan olarak sınırları Batı Türkistan'ı içine alır.

3. Han yada Ön Chao Kuzey Çin Hun Devleti:
M.S. 304 ile 329 yılları arasında Kuzey Çin'de kurulmuş bir devlet.

4. Arka Chao Kuzey Çin Hun Devleti:
M.S.319 ile 351 yılları arasında Kuzeydoğu Çin'de kurulmuş bir Türk devleti.

5. Kuzey Liang Hun Devleti:
M.S. 401 ile 439 yılları arasında Kansu ve çevresinde kurulmuştur.

6. Hsia Hun Devleti:
M.S.407 ile 431 yılları arasında , Kuzey Çin'de ordu platformu çevresinde kurulmuş bir Türk devletidir.

7. Avrupa Hunları(Bati Hunları) :
M.S. 434'de Atilla'nın başa geçmesiyle Avrupa Hunları, büyük bir imparatorluk haline geldiler. Atilla'nın oğulları devleti iyi yönetemeyince, imparatorluk 470'de çökmüştür.

8. Tabgaç Devleti :
Batı Hun imparatorluğu yıkıldığı yıllarda , Orta Asya'da kurulmuştur. 520'de Budizmin etkisinde kalarak yıkılmıştır.

9. Akhunlar :
Tabgaç Devleti'nin çağdaşıdır. 5.yüzyılın ortalarında, Amuderya nehrinin akaçlama alanı içinde kurulmuş ve gelişme göstermiş bir Türk devletidir. Coğrafi sınırları; Horasan, Afganistan ve İran topraklarına kadar uzanır. 557'de Akhunlar tarihe karıştı.

10. Göktürk Devleti :
530'larda kurulan ve adında ilk defa Türk geçen bir devlettir. 745'de Uygurlar tarafından yıkılmıştır.

11. Doğu Göktürk Hakanlığı:
582 yılında, Göktürk Hakanlığı'nın ikiye ayrılmasından sonra ortaya çıkmıştır. 630 yılına kadar devam eden Doğu Göktürk Hakanlığı'nın coğrafi sınırları; Aral gölü ve çevresi, Ötüken, kuzeybatı Moğolistan ve Kaşgar'a kadar uzanan geniş bir mekanı içine almıştır.

12. Batı Göktürk Hakanlığı:
630 yılına kadar devam eden Batı Göktürk hakanlığının sınırları Aral Gölü - Kafkaslar arasındakı geniş toprakları içine almaktadır.

13. Türgeş Devleti:
Batı Göktürk Hakanlığı'nın 630'da yıkılışından sonra On Boy'dan biri olan Türgeşlerin kurmuş olduğu bu devlet, 750 yılına kadar devam etmiştir. Türklere, şehir hayatını benimseten bir devlettir. Başkenti Talas'dır.

14. Uygur Hakanlığı :
Büyük Hunların torunları olan Uygurlar, çok sayıda devlet kurmuşlardır. Uygur Hakanlığı bunlardan birisidir. 744-840 yılları arasında hüküm sürmüştür. Selenga, Orhun ve Tola ırmakları havzalarından Baykal gölünün güneyindeki bozkırlara kadar uzanan geniş sahada yaşamışlardır.

15. Kao-Ch'ang (Turfan) Uygur Devleti:
Ötüken Uygurları da denilen Uygur hakanlığının 840 yılında Kırgızlara yenilgisinden sonra, güneye göç eden Uygurların Turfan havzası ve çevresinde kurmuş oldukları bir devlet. 847 yılında Çin ve Kırgız kıskacı altında dağılmışlardır.

16. Kan-Chou (Sarı Uygur) Uygur Devleti: 840 tarihinde Uygur Hakanlığının yıkılışından sonra kurulmuş bir devlet. Orta Asya İpek yolu ticaretine hakim oldular.

17. Karluklar :
İslâm dinini ilk kabul eden bir Türk devleti. Çungarya havzası ve Tarım bölgesinde hüküm sürdüler.

18. Kimek Hakanlığı:
İrtiş boylarında yaşayan İmek, İmi, Tatar, Balandur, Kıpçak, Lankaz ve Ecdad gibi Türk boylarının bir araya gelerek kurmuş oldukları federasyon bir devlettir.

19. Kırgızlar :
840'dan itibaren Uygur başkenti Ötüken'de devleti kurdular. 1207'de Cengiz Han'ın egemenliğini kabul ettiler.

20. Avar İmparatorluğu :
Macaristan'da büyük bir devlet kuran Avarlar, zaman zaman İstanbul'u kuşattılar. 630'dan sonra zayıflamaya başladılar. 9. yüzyılda da parçalandılar.

21. Hazar Devleti :
7. yüzyıldan itibaren iyice güçlenen ve bütün Dogu Avrupa'yı eline geçiren Hazarlar, 3 yüzyıl hüküm sürdüler.

22. Peçenekler :
Bir süre Hazarlar'ın egemenliğinde yaşayan Peçenekler, 10. yüzyıl ortalarına doğru güçlendiler ve 11. yüzyılda dağıldılar.

23. Uzlar :
Karadenizin kuzeyinde ve Doğu Avrupa'da hüküm sürdüler. Genelde Özi Irmağı çevresinde yaşayan Uzların Selanik'e kadar ilerledikleri bilinir. Peçenekler ile çağdaştırlar.

24. Kumanlar : 11. yüzyılda Balkaş gölünden Batı Karadeniz kıyılarına kadar uzanan geniş topraklarda hüküm sürdüler. 12. yüzyılda dağıldılar.

25. İtil (Volga) Bulgar Devleti :
Karadeniz'in kuzeyinde 630'larda devlet oldular. 864'den sonra Hırıstiyanlığı kabul ettiler. 1236 yılında Batu han tarafından yıkılmıştır. Coğrafi sınırları; İtil (Volga) nehrinin akaçlama alanına tekabül eder.

26. Tuna Bulgar-Türk Devleti:
Hazarların tazyiki ile birlikte Bulgarlar 660 tarihinden itibaren tuna boylarına yerleşmeye başladılar. 893-927 yıllarında en parlak dönemini yaşayan Bulgar Devleti, 1393 yılından itibaren 500 yıllık Osmanlı hakimiyetine girmişlerdir.

27. Toharistan Türk Devleti:
Altıncı yüzyılın sonlarında kurulmuş bir Türk devleti. Coğrafi sınırları; bugünkü Afganistan Türkistanı topraklarını içine alır.

28. Türk-şahi yada Tigin-şah Devleti:
Kabil, Gazne çevresinde, Sind ırmağı ve Mahaban dağları çevresinde kurulmuş bir devlet.

29. Şûl (Çöl) Türkleri Devleti:
Hazar denizinin güneydoğusunda kurulmuş bir Türk devleti. 716 tarihinde Emevi ordularına yenilince, İslâmiyeti kabul ettiler.

30. Tolunoğulları :
868'de Mısır - Irak arasında kurulan bir Müslüman Türk devletidir. 905'de yıkıldılar.

31. İhşidiler :
Tolunoğullarından sonra yaklaşık aynı topraklarda 968'e kadar hüküm sürdüler.

32. Karahanlılar :
10. yüzyılın ortalarında Orta Aysa'da kurulan ilk Müslüman Türk devletidir.

33. Gazneliler :
Karahanlılarla çağdaştır. İlk Müslüman Türk devletlerindendir. Sınırları Afganistan ve Hindistan'ı içine alır.

34. Kutbiler:
1191-1211 arasında, Hindistan'da hüküm sürmüş bir Türk devletidir. Kurucusu bir Memluk olan Aybeg'dir.

35. Şemsiler:
1211-1266 arasında Hindistan'da hüküm sürmüştür. Kurucusu Iltutmuş (ünvanı Şemseddin) Memluk asıllıdır.

36. Balabanlılar:
1266-1290 yılları arasında Hindistan'da hüküm sürmüş bir Türk devleti.

37. Kalaçlar:
1290-1320 yılları arasinda hüküm sürmüştür. Kutbiler, Şemsiler ve Balabanlardan sonra gelen Delhi Türk Sultanlığıdır.

38. Tuğluklar:
Kalaçlardan sonra, Delhi Türk Sultanlığı'nın son halkasını teşkil ederler. 1320-1414 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir.

39. Büyük Selçuklu İmparatorluğu : Ön Asya'da kurulan ilk ve en büyük Müslüman Türk devletlerinden biridir. 1040-1157 yılları arasında hüküm sürmüştür.

40. Hısn-ı Keyfâ Artukluları:
1101 yılında Artuk'un oğlu Sokman tarafından Hısn-ı Keyfâ (Hasankeyf) ve yakın çevresinde kurulmuştur. 1231 yılında Eyyubiler tarafından yıkılmıştır.

41. Mardin Artukluları:
1108 yılında Artuk'un oğlu İlgazi tarafından Mardin ve çevresinde kurulmuştur. Artuklu devletlerinin en uzun ömürlüsüdür. 1408 yılına kadar hüküm sürmüşlerdir.

42. Harput Artukluları:
En kısa ömürlü olan Artuklu devletlerinden biridir. 1185-1233 tarihleri arasında bugünkü Elazığ ve çevresinde hüküm sürmüşlerdir.

43. Saltuklular:
1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu'da kurulmuş olan 4 Türk devletinden biridir. Erzurum ve çevresinde 1072-1202 yılları arasinda hüküm sürmüştür.

44. Mengücekler:
Anadolu Selçuklu devletlerinden biridir. Erzincan ve çevresinde 1072-1228 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir. 45. Danişmendliler: Sivas ve Divriği çevresinde hüküm sürmüş, Anadolu Selçuklu devletlerinden biridir.

46. Sökmenler (Ahlatşahlar) Devleti:
1110-1207 yılları arasında Van gölü havzasında hüküm sürmüş bir Türk devleti.

47. Dilmaç Oğulları Beyliği:
1084-1394 tarihleri arasında Erzen ve Bitlis çevresinde hüküm sürmüş bir Türk devleti.

48. Yinal Oğulları Beyliği:
1098-1183 yılları arasında, Diyarbakır ve çevresinde hüküm sürmüşlerdir.

49. İzmir Türk Beyliği (Çaka Beyliüi):
1081-1097 yılları arasında, İzmir, Foça, Midilli adası ve çevresinde hüküm sürmüş bir Türk beyliğidir.

50. Türkiye Selçukluları Devleti:
1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu'da kurulmuş olan ve Bizans'a en yakın olan Türk dev letlerinden biridir. 1075-1308 tarihleri arasında hüküm sürmüştür. Konya ve çevresi merkez olmuştur.

51. Suriye Selçukluları Devleti:
1069-1118 yılları arasında, bugünkü Suriye, Lübnan, Ürdün ve İsrail toprakları üzerinde kurulmuş bir Türk devletidir.

52. Dımaşk Atabegliği:
1104-1154 yılları arasında güney Suriye'de varlığını sürdüren bir Türk devletidir.

53. Irak Selçukluları Devleti:
1118-1194 arasında Irak ve güneybatı İran toprakları üzerinde kurulmuş bir Türk devletidir.

54. Zengiler :
Büyük Selçuklu Devleti'nin yıkılmasından sonra, Suriye ve Yukarı Mezopotamya'da kurulan bir Türk devletidir. Musul Atabegliği adı da verilir. 1127-1233 yılları arasında hüküm sürmüştür.

55. Kirman Selçukluları:
1040 Dandanakan zaferinden sonra Tabes vilayeti ile Kirman çevresinde kurulmuştur. Sınırları Umman'a kadar uzanır. 1187 yılında yıkıldı.

56. İldenizler :
Zengilerle çağdaş, Azerbaycan çevresinde kurulan bir Türk devletidir. Azerbaycan Atabegleri de denilir.

57. Salgurlar :
Zengiler ve İldenizlerle çağdaş (1148 - 1286) İran'da kurulmuş bir Türk devletidir.

58. Hârizmşahlar Devleti:
Büyük Selçuklu Devletiyle çağdaş, Aral gölünün güneyinde 1097-1231 yılları arasında yaşamışlardır.

59. İlhanlı Devleti:
1256- 1343 yılları arasında, Doğu Anadolu, İran ve Afganistan'a kadar uzanan geniş topraklar üzerinde hakimiyet kurmuştur.

60. Eyyubiler :
Ön Asya'da kurulan bir Müslüman Türk devleti (1171-1250).

61. Mısır Türk Sultanlığı (Memluklar) :
Mısır ve Suriye'de 250 yıldan fazla (1250-1517) hüküm sürmüştür. Osmanlılar'ın Mısır'ı fethettikleri tarihe kadar varlıklarını korumuşlardır. Mısır, bir Arap ülkesi olmasına rağmen, ortaçağ haritalarında, Memluk hakimiyetinden ötürü, "Türkiye" olarak adlandırılmıştır.

62. Timurlar Devleti:
1370-1507 yılları arasında, Adalar Denizi (Ege) kıyılarından Orta Asya'ya ve Hint Okyanusuna kadar uzanan geniş topraklar üzerinde hüküm sürmüş büyük bir Türk imparatorluğu.

63. Bâbur Devleti:
1494-1858 yılları arasında Hindistan'da hüküm sürmüştür.

64. Şeybaniler :
Aynı zamanda Özbek devleti olarak da bilinir. Orta Asya'da kurulmuştur.

65. Kazan Hanlığı :
Dogu Avrupa'da Karadeniz'den Moskova'ya kadar uzanan geniş bölgede, 1437 - 1552 yılları arasında hüküm süren bir devlet.

66. Kasim Hanlığı:
1445-1681 arasında, Kazan hanlığının güneybatısında yaşamış olan bir Türk hanlığı.

67. Astrahan Hanlığı:
1466-1556 yılları arasında, Idil nehrinin Hazar denizine döküldüğü delta bölgesinde kurulmuş olan bir Türk devletidir.

68. Kırım Hanlığı :
1441 - 1783 arasında Kırım ve çevresinde kurulmuştur. Osmanlı devletine bağlı yaşamışlardır.

69. Sibir Hanlığı:
Altınordu devletinin parçalanmasından sonra Moğolistan bölgesinde kurulmuş ve 1480-1598 yılları arasında hüküm sürmüştür.

70. Buhara (Özbek) Hanlığı:
1500-1920 yılları arasında, Orta Asya'da, Buhara ve çevresinde, hüküm sürmüş bir Türk devleti.

71. Hive Hanlığı:
1512-1920 yılları arasında, Orta Asya'da Hive ve çevresinde hakimiyet kurmuşlardır.

72. Hokand Hanlığı:
1700-1876 yılları arasında, Fergana havzasında kurulmuş bir hanlık.

73. Safeviler :
1502-1732 yılları arasında Ön Asya'da yaşamışlardır.

74. Afşarlar :
Safaviler'in yıkılmasından sonra, aynı bölgede 1736-1795 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir.

75. Kaçarlar :
1779-1925 yılları arasında, Hazar Denizi'nin güney kıyılarında yaşamışlardır.

76. Altınordu Hanlığı:
1227-1502 yılları arasında, Karadeniz ile Hazar denizi arasında yaşamış bir Türk devleti.

77. Akkoyunlular Devleti:
Diyarbakır-Malatya çevresinde kurulan bu devlet, Karakoyunlularla halef-seleftir. 1403-1514 yılları arasında, 111 yıl süren bir ömrü vardır.

78. Karakoyunlular Devleti :
Erbil-Nahçıvan arasında yani Azerbaycan, Irak ve Doğu Anadolu'da 1390'de kurulmuş ve 1468'e kadar devam eden 78 yıllık bir ömre sahiptir.

79. Karaman Oğulları Beyliği:
1256 - 1483 arasında, Konya-Karaman çevresinde hüküm sürmüştür.

80. Alaiye Beyliği :
Alanya ve çevresinde 1300-1463 yılları arasında hüküm sürmüş bir beyliktir.

81. Eşref Oğulları Beyliği:
Beyşehir ve Eğridir yörelerinde, 1280-1326 yılları arasında hüküm sürmüş bir beyliktir.

82. Germiyan Oğulları Beyliği:
1303-1429 yılları arasında, Kütahya ve çevresinde kurulan bir Türk beyliğidir. Beyliğin ömrü 126 yıl olarak görülürse de, bağımsızlık dönemi 70 yıl kadardır.

83. Hamid Oğulları Beyliği:
Uluborlu ve Eğridir çevresindeki bir beylik. Coğrafi sınır olarak bugünkü Göller Yöresini içine alir. 1300-1391 yılları arasında hüküm sürmüştür.

84. Teke Oğulları Beyliği:
Antalya yöresinde hüküm sürmüş, bir Anadolu beyliğidir.

85. Menteşe Oğulları Beyliği :
Menteşe (Anadolu'nun güneybatısı) yöresinde, 1282 - 1389 arasında hüküm sürmüştür.

86. İnanç Oğulları Beyliği :
Buna Lâdik Beyliği de denilir. 1276-1400 yılları arasında, Denizli - Honaz - Dalaman çevresinde kurulan bir Anadolu beyliğidir.

87. Sahip Ata Oğulları Beyliği:
13.yüzyıl sonları ile 14.yüzyıl başlarında yaklaşık 90 yıllık bir devrede, Afyon Karahisarı ile yakın çevresinde hüküm sürmüş olan bir beyliktir.

88. Aydın Oğulları Beyliği :
Aydın ve İzmir çevresinde hüküm süren Anadolu beyliği. Hakimiyeti, 1310-1426 tarihleri arasında, 116 yıllık bir süreyi kapsar.

89. Karesi Oğulları Beyliği:
Balıkesir yöresinde 1297'de kurulan bir beylik, 1360'da Osmanlı idaresine girmiştir.

90. Candar Oğulları Beyliği:
Kastamonu ve Sinop yöresindeki Anadolu Türk beyliği. Beyliğin ömrü, 1292-1461 yılları arasında, yaklaşık 170 yıl sürmüştür.

91. Eretna Oğulları Beyliği:
Sivas ve Kayseri'deki Anadolu beyliğidir. Anadolu'daki Uygur sülalesinin kurmuş olduğu bir beyliktir. 1344-1381 yılları arasında, 37 yıllık bir ömür sürmüştür.

92. Kadı Burhaneddin Beyliği:
1381-1400 yılları arasında, Sivas, Amasya ve Kayseri havalisinde kurulmuş bir beylik. Anadolu Selçuklu Beylikleri arasında, 19 yıllık ömrü ile en kısa ömürlü bir beyliktir.

93. Saruhan Oğulları Beyliği :
1310-1410 yılları arasında, 100 yıllık bir ömür süren beylik, Manisa yöresinde hüküm sürmüştür.

94. Tacettin Oğulları Beyliği:
Ordu ve Bafra yörelerinde kurulmuş Anadolu beyliği. 1378-1428 tarihleri arasında, yaklaşık 50 yıl ömrü olan bir beyliktir.

95. Pervane Oğulları Beyliği:
1276-1322 yılları arasında 46 yıllık bir süre içinde, Sinop'ta kurulmuş bir beyliktir.

96. Ramazan Oğulları Beyliği:
Çukurova'da kurulmuş Anadolu beyliği. 1378-1608 yılları arasında varlığını sürdürmüştür. Anadolu Selçuklu Beyliklerinden, Osmanlı Beyliği'nden sonra ömrü en uzun olan beyliktir. Yaklaşık 245 yıl hüküm sürmüştür.

97. Dulkadir Oğulları Beyliği:
Maraş ve Elbistan'da hüküm sürmüş bir beylik. Beylik, 1337-1521 yılları arasında varlığını göstermiştir.

98. Osmanlı İmparatorluğu :
1299'da Söğüt civarında kurulmuş ve 1923 yılına kadar devam etmiş ve üç kıtada at sürmüş Cihan İmparatorluğudur. Bu cihan imparatorluğu, geçmişten gelen Türk devlet geleneğinin kemâle ermiş biçimini dünya sahnesinde, 600 yıl sergilemiştir. 1606 tarihinde imzalanan Zigvatorok Antlaşmasi ile İmparatorluk, toprak bakımından en geniş noktasına ulaşmıştır. Bu tarihlerde, Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları; Anadolu, Kafkasya, Kırım, Güney Ukrayna, bugünkü Romanya, Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan, Macaristan, Suriye, Ürdün, Lübnan, Israil, Irak, Suudi Arabistan, Yemen, Mısır, Tunus, Libya, Cezayir ve Akdeniz adalarını içine almaktaydı. İmparatorluğun etkisi altına almış olduğu toprakların yüzölçümü ise, 22 milyon km².yi aşmıştır.

99. Türkiye Cumhuriyeti:
Osmanlı Devleti'nin yıkılışından sonra, Anadolu yarımadası ve doğu Trakya toprakları üzerinde, 1923 tarihinde kurulmuştur.

100. Hatay Türk Cumhuriyeti:
2 Eylül 1938 - 23 Haziran 1939 tarihleri arasında, Antakya ve İskenderun çevresinde kurulmuş bir devlet.

101. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti:
15 kasim 1983'de Kıbrıs adasının kuzey yarısında Türk Cumhuriyeti ilan edilmiştir.

102. Aras Türk Hükümeti:
3 Kasım 1918'de Iğdır ve Nahcıvan çevrelerini kapsayan topraklar üzerinde kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile birlikte, Iğdır Türkiye'de, Nahcıvan bölgesi Sovyet Rusya'da kalmıştır.

103. Cenubi Garbi Kafkas Türk Hükümeti:
9 Ocak 1919 Ardahan Kongresi'nin ardından Batum'dan Nahcıvan'a kadar uzanan topraklar üzerinde kurulmuştur.

104. Türkmen Devleti:
1855-1885 tarihleri arasinda Türkmenistan 'da kurulmuş bir devlet.

105. Garbi Trakya Devleti:
22 mayis 1920'de Gümülcine'nin Hemitli nahiyesinde kuruldu. 24 Temmuz 1923'de Lozan Antlaşmasi ile, Garbi Trakya Devleti toprakları Yunanistan'a bırakıldı. Ayrıca Balkanlar'da geçici olarak iki devlet daha kurulmuştur. Bunlar; Garbi Trakya Devlet-i Muvakkatası ve Rodop Devlet-i Muvakkatasıdır. Garbi Trakya Devlet-i Muvakkatası: 31 Ağustos 1913'de Gümülcine, İskeçe ve Dedeağaç çevresinde kurulmuştur. 25 Ekim 1913'de tarih sahnesinden çekilmiştir. Rodop Devlet-i Muvakkatası: 14 Nisan 1878'de, Balkan dağlarının güneyinde Rodop bölgesinde kurulmuş ve mücadelelerini 20 Nisan 1886 tarihine kadar 8 yıl sürdürmüşlerdir.

106. Doğu Türkistan (Uygur) Devleti:
1864-1877 tarihleri arasında Doğu Türkistan'da varlığını koruyabilmiş bir Türk devleti.

107. Doğu Türkistan Türk Cumhuriyeti:
12 Kasım 1933 tarihinde Doğu Türkistan'da kuruldu. 1937 yılına kadar varlığını korudu.

108. Azerbaycan Türk Cumhuriyeti:
1918-1920 tarihleri arasında, Azerbaycan topraklarında hüküm sürmüştür. Daha sonra Sovyet Rusya'nın hakimiyetine giren bu devlet,30 Ağustos 1991 yılında yeniden bağımsızlığına kavuşmuştur.

109. Özbekistan Türk Cumhuriyeti:
31 Ağustos 1991 tarihinde bağımsızlığına kavuşmuştur.

110. Türkmenistan Türk Cumhuriyeti:
27 Ekim 1991'de bağımsızlığını ilan etmiştir.

111. Kazakistan Türk Cumhuriyeti:
16 Aralık 1991 tarihinde bağımsızlığına kavuşmuştur.

112. Kırgızistan Türk Cumhuriyeti:
31 Ağustos 1991 tarihinde bağımsızlığına kavuşmuştur.

113. Tacikistan Türk Cumhuriyeti:
9 Eylül 1991 tarihinde bağımsızlığına kavuşmuştur.
Kuşkusuz tarih sahnesinde yaşamış olan Türk devletleri sadece bu kadar değildir. Araştırmalar devam ettikçe, bu sayının artacağı ve bu devletler hakkındaki Tarihi Coğrafya bilgilerinin daha kesinlik kazanacağı beklenmektedir. Tarihte yaşamış olan Türk Devletleri'nin yaşamış oldukları coğrafi mekanlar üzerinde çok sayıda devlet bulunmaktadır. Ancak bunların bir kısmı, Türk Devleti değildir. Bugün için, dünya üzerinde, 8 bağımsız Türk Cumhuriyeti (Türkiye, Kıbrıs, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan) bulunuyor. Ayrıca bağımsızlık mücadelesi içinde olan Türk cumhuriyetleri de bağımsız olurlarsa, bu sayı hayli artacaktır. Tarihteki Türk devletlerinin sayısı ne olursa olsun, tarihin her döneminde Türkler, devlet geleneklerini korumuşlardır.
Bu makale hakkında ek bilgi eklemek için buraya tıklayınız

Yazar & Kaynak: http://www.westtrakien.com/duenyadatuerkluek/tarihituerkimparatorluklari/index.html
_________________
"SEVGİ EMEK İSTER"
"SEVMEK İÇİN YÜREK; SÜRDÜRMEK İÇİN EMEK GEREK"
shake2.gif

www.barsakforum.com
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et MSN Messenger
Önceki mesajları göster:   
Yeni başlık gönder   Başlığa cevap gönder    www.barsakforum.com Forum Ana Sayfa -> Tarihin İçinden Tüm zamanlar GMT +2 Saat
Sayfaya git 1, 2  Sonraki
1. sayfa (Toplam 2 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız


resimli yemek tarifleri
manisa yapı denetim
lol oyun
Powered by phpBB © 2001, 2005 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Turkey & Erdem Çorapçıoğlu